Gölgelerin Bölünmesi
Her şey babasının göğsündeki küçük, karanlık lekeyle başlamıştı.
Aylarca süren kemoterapi seansları, hastane odalarında sabahlanan geceler meyvesini vermişti sonunda. Doktorlar, “Akciğer temizlendi, başardınız,” dediğinde adamın aylardır ilk kez yüzü gülmüştü.
Evde bayram havası esmişti. Eşi, adamın çökmüş omuzlarına sarılmış, “Geçti bak, bitti,” diye fısıldamıştı ağlayarak.
Bitmemişti.
Hücrelerin sinsiliği, zafer çığlıklarının arkasına saklanmıştı. Meğer hastalık, göğüsteki cepheyi terk ederken yukarıya sızmış; beyne giden yolları tutmuştu.
Kanser, temizlenen akciğerin intikamını babasının zihnini istila ederek alıyordu.
İşte o an, adam için daha ağır bir mücadele başladı.
Hastalık beyne sıçradıktan sonra hastane yolları adam için bitmek bilmeyen bir koridora dönüştü. Aylarca, her gün, babasını sırtlayıp arabaya bindirdi; radyoterapiler, yeni tetkikler ve nöbetler arasında mekik dokudu.
Direksiyonda kuruyan ter, avuç içlerinde eskiyen randevu kartları adamın bedenini eritirken en büyük dayanağı yine eşi oldu.
Kadın, her hastane dönüşü arabayı temizliyor, kayınpederinin ilaç saatlerini şaşırmadan düzenliyor, kocasının uykusuz gecelerinde sessizce yanında oturup elini tutuyordu.
Tümör, babasının hafıza odalarının ışıklarını tek tek söndürürken de bu hastane mesaisi sürdü.
Adamın dört çocuğu vardı; hayatın tam ortasında, farklı yaşların eşiğinde duran dört can.
Büyük kızı üniversite birinci sınıftaydı, geleceğe henüz adım atmıştı. Küçüğü lise bire yeni başlamış, dünyanın yükünü yeni fark ediyordu. İki küçük erkek çocuk ise ilkokul sıralarındaydı.
Ama dedeleri, beyne yayılan karanlık yüzünden bazen çocuklara bakıyor, gözlerini kısıyor ve yabancı bir yüz süzermiş gibi sessiz kalıyordu.
“Sen kimdin?” diyordu en küçüğüne.
Üniversiteli kızının adını unuttuğunda odada oluşan sessizlikte adamın imdadına hep eşi yetişiyordu. Kadın, çocukları usulca odadan çıkarıyor, ortalığı toparlıyor ve kocasının gözlerindeki yangını kelimesiz bir anlayışla dindiriyordu.
Ve sonra, aylarca süren o ikinci dalganın sonunda, sahte iyileşme rüyasını paramparça eden son telefon geldi.
Telefon cebinde titrediğinde adam, çocukların oturma odasındaki gülüşmelerini izliyordu; eşi ise mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordu.
Doktorun sesi, laboratuvar duvarları kadar soğuk ve opaktı:
“Vücut artık hiçbir tedaviye cevap vermiyor. Beyindeki yayılım kontrol edilemez boyutta. Yapacak bir şeyimiz kalmadı.”
Adam, telefon elinde, koridorun ortasında heykel gibi kalakaldı.
Sırtında dört çocuğun geleceği, kalbinde can çekişen bir baba ve içerideki odada, yatağa bağımlı hâliyle oğlunun gözünün içine bakan, “Baban nasıl oldu?” diye sormaya hazırlanan hasta anne...
Karısı, adamın yüzündeki o ani kireçlenmeyi, o sessizliği görür görmez mutfaktaki işini bıraktı. Yanına geldi, adamın titreyen ellerini avuçlarının içine aldı.
Ne olduğunu henüz duymamıştı ama kocasının gözlerindeki yıkımı görmüş, sırtındaki yükün ağırlığını hissetmişti.
Adam, karısının gözlerine baktı; akciğerin temizlendiği güne ait eski sevinci içerideki hasta annesine kalkan gibi sunmak zorundaydı şimdi.
Gerçeği, babasının bilincinin tamamen kapanacağı güne kadar cebinde el bombası gibi taşıyacaktı.
Karısı, adamın omzuna elini koydu, pimi birlikte tutarcasına, sessizce mutfaktaki akşam yemeğine doğru yürüdüler.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.