Gölgelerin Bölünmesi
Her şey babasının göğsündeki küçük, karanlık lekeyle başlamıştı.
Önce bir lekeydi yalnızca.
Bir röntgen filminin içinde, beyazlığın ortasına düşmüş küçük bir gölge.
Sonra o gölge büyüdü. Doktor odaları, tahliller, bekleme salonları, kemoterapi seansları ve hastane koridorları birbirini izledi. Adam, babasının hastalığını anlamaya çalışırken zamanın da başka türlü aktığını fark etmişti. Eskiden haftalarla ölçülen hayat, artık tahlil sonuçları ve ilaç saatleriyle ölçülüyordu.
Aylarca süren kemoterapi seansları, hastane odalarında sabahlanan geceler sonunda meyvesini vermişti.
Doktorlar son tetkiklerin ardından:
“Akciğer temizlendi. Başardınız.”
demişlerdi.
Babası, uzun zamandır ilk kez gülümsemişti.
Eve döndükleri gün adamın annesi ağlayarak kocasına sarılmıştı.
Yılların yorgunluğunu yüzünde taşıyan, kendisi de hastalıklarla boğuşan, artık çoğu zaman yatağından kalkamayan bir kadın.
Kocasının elini iki eli arasına almış:
“Geçti bak,” demişti.
“Bitti.”
Adam o gün annesinin yüzüne baktığında, ikisinin de aynı cümleye inanmak istediğini görmüştü.
Geçmiş olsun.
Geride kaldı.
Bir daha konuşmayacağız.
Hastalık bazen insanın verdiği sözü dinlemiyordu.
Bitmemişti.
Hücrelerin sinsiliği, zafer çığlıklarının arkasına saklanmıştı. Meğer hastalık göğüsteki cepheyi terk ederken yukarıya sızmış; beyne giden yolları tutmuştu.
Akciğer temizlenmişti.
Savaş başka bir yerde yeniden başlamıştı.
Kanser, babasının zihnini istila etmeye başlamıştı.
İşte o andan sonra adam için asıl mücadele başladı.
Hastane yolları bitmek bilmeyen bir koridora dönüştü. Zamanla hareket kabiliyetini yitiren babasını sırtlayıp arabaya bindiriyor, radyoterapilere götürüyor, yeni tetkikleri takip ediyor, ilaçlarını alıyor, geceleri ateşini kontrol ediyordu.
Bir yandan da annesi vardı.
Babası hastaydı.
Annesi de hastaydı.
İkisi aynı evin içinde, iki ayrı yatağın üzerinde giderek hayattan uzaklaşıyorlardı.
Adam bazen geceleri koridorda durup iki kapıya birden bakıyordu.
Bir odada babası.
Diğer odada annesi.
İkisinin arasında ise kendisi.
Sanki evin bütün yükü, koridorun o dar parçasına sıkışmıştı.
Adamın eşi bütün bunların içinde onun yanındaydı.
Kadın, çocukların annesi olarak evin gündelik hayatını ayakta tutuyor, bir yandan kayınpederinin ilaçlarını düzenliyor, bir yandan kayınvalidesine yemek hazırlıyor, bir yandan da kendi kocasının çökmemesi için sessizce onu kolluyordu.
Hastane dönüşlerinde arabanın koltuğunda unutulmuş peçeteleri topluyor, reçeteleri dosyalıyor, ilaç saatlerini mutfağın duvarındaki küçük kâğıtlara yazıyordu.
Adam direksiyonda susuyordu.
Kadın da çoğu zaman konuşmuyordu.
Bazı yorgunlukların kelimesi yoktu.
Tümör, babasının hafıza odalarının ışıklarını tek tek söndürürken, tuhaf bir şey daha yapıyordu.
Kapatılan bazı kapıları yeniden açıyordu.
Babası geçmişte yaşamaya başlamıştı.
Bazen geceleri odasından kendi kendine konuştuğu duyuluyordu.
“Tren saat kaçta?”
Adam kapının önünde duruyordu.
“Baba?”
“Geç kaldık.”
“Nereye?”
Babası cevap vermiyordu.
Bir süre sonra:
“Annen bekliyor.”
diyordu.
Adamın içi burkuluyordu.
Annesi birkaç metre ötede, kendi yatağında uyuyordu.
Babası başka bir zamanı görüyordu.
Başka bir kadını.
Başka bir evi.
Belki evliliklerinin ilk yıllarını.
Belki yıllar önce yaşanmış bir kavgayı.
Belki hiç anlatılmamış bir pişmanlığı.
Bir gece babası yine konuşuyordu.
“Ben sana söylemiştim.”
Kısa bir sessizlik.
“Çocukları orada bırakma demiştim.”
Adam kapının aralığından baktı.
Babası boş duvara bakıyordu.
“Sen gittin.”
Sonra sesi değişti.
“Ben seni bekledim.”
Adam içeri girdi.
“Baba, kiminle konuşuyorsun?”
Babası ona baktı.
Bir an tanımadı.
Sonra:
“Annenle.”
dedi.
Adam koridordaki diğer kapıya baktı.
Annesi uyuyordu.
“Annen burada.”
Babası başını salladı.
“Hayır.”
“Burada baba.”
“Sen anlamıyorsun.”
Babası gözlerini kapattı.
“Ben onu o gece istasyonda bekledim.”
Adam hiçbir şey söylemedi.
Bu hikâyeyi daha önce duymuştu.
Yıllar önce, babasının gençliğinde yaşanmış bir olaydı. Annesi bir gece evden gitmiş, babası onu bulmak için istasyona kadar gitmişti. Sonra ne olduğu aile içinde hiçbir zaman tam olarak anlatılmamıştı.
Bazı hikâyeler ailelerde yaşanmazdı.
Sadece üzeri örtülürdü.
Ve yıllar sonra, hafıza çözülürken yeniden ortaya çıkarlardı.
Babası bazen aynı olayı başka türlü anlatıyordu.
“Ben gitmedim.”
Bir başka gece:
“Beni gönderdiler.”
Sonra:
“Ben anneni koruyamadım.”
Adam artık hangisinin gerçek, hangisinin hastalığın ürettiği bir anı olduğunu bilmiyordu.
Belki hepsi biraz gerçekti.
Belki hiçbirinin tamamı gerçek değildi.
Bir sabah hasta babası kahvaltı masasındaki çay bardağını eline aldı.
Uzun süre baktı.
“Bunu annen almıştı.”
Adamın eşi sofrayı hazırlıyordu.
“Yeni bardak o baba.”
Babası başını kaldırdı.
“Hayır.”
Bardağın kenarını parmağıyla yokladı.
“Şurası çatlak.”
Çatlak yoktu.
“Annen bunu çok severdi.”
Sonra bardağı masaya bıraktı.
“Ben kırmıştım.”
“Ne zaman?”
Babası cevap vermedi.
Bir süre sonra kendi kendine:
“Özür dilemedim.”
dedi.
Adam o cümleyi duyduğunda annesinin odasına baktı.
Kapı aralıktı.
Annesi yatağında yatıyordu.
İki insan aynı evin içinde birbirlerinden birkaç metre uzaktaydı.
Biri geçmişteydi.
Diğeri bugünde.
Adam ise ikisinin arasında sıkışmıştı.
Dört çocuğu vardı.
Büyük kızı üniversite birinci sınıftaydı. Hayatının ilk büyük eşiğine yeni gelmişti.
Küçüğü lise bire başlamış, dünyanın çocuklukla yetişkinlik arasındaki o tuhaf ağırlığını yeni hissetmeye başlamıştı.
İki küçük oğlu ise ilkokul sıralarındaydı.
Çocuklar eve geldiklerinde hayat bir süreliğine normale benziyordu.
Çantalar kapının yanına bırakılıyor, ayakkabılar çıkarılıyor, televizyon açılıyor, mutfaktan yemek kokusu yükseliyordu.
Dedeleri bazen çocukların yüzüne bakıp hiçbir şey söylemiyordu.
Bir gün en küçük torunu yanına yaklaştı.
“Dede.”
Dedesi çocuğun yüzüne uzun süre baktı.
“Sen kimsin?”
Çocuk önce güldü.
Sonra gülüşü yüzünde kaldı.
“Benim dede.”
Dedesi kaşlarını çattı.
“Benim oğlanın çocuğu musun?”
“Evet.”
“Hangisinin?”
Çocuk şaşkınlıkla sessiz kaldı.
Adam kapının arkasından onları izliyordu.
Dedesi çocuğun elini tuttu.
“Gel.”
Çocuk yaklaştı.
Yaşlı adam onun saçlarını okşadı.
Sonra:
“Çok büyümüşsün.”
dedi.
Adamın gözleri doldu.
Babası oğlunu hatırlamıyordu.
Ama çocuğun büyüdüğünü bir yerden biliyordu.
Belki insanın hafızası tamamen silinmiyordu.
Belki bazı duygular, isimlerden daha uzun yaşıyordu.
En ağır günlerden biri üniversiteli torununun adını unuttuğu gündü.
Kız dedesinin karşısına oturdu.
“Dede, benim.”
Dedesi ona baktı.
“Sen kimsin?”
Kızın yüzü değişti.
Ağlamadı.
Adamın eşi hemen yanına geldi.
“Kızım, hadi sen biraz dışarı çık.”
Kızı odadan çıkardı.
Sonra geri döndü.
Dedesi başını iki elinin arasına almıştı.
“Ben ne yaptım?”
“Bir şey yapmadın.”
“Tanımadım onu.”
Eşi sessiz kaldı.
“Torunumu tanımadım.”
Bu kez sesi çocuk gibiydi.
Eşi yanına oturdu.
“Senin suçun değil.”
Adamın babası başını kaldırdı.
“Ben eskiden iyi bir baba mıydım?”
Eşi cevap vermedi.
Adam kapının dışında bunu duydu.
Babası devam etti:
“Çocuklarım benden korkar mıydı?”
Adam gözlerini kapattı.
Babası yıllardır kendisine hiç sormadığı soruları şimdi soruyordu.
Ve adam, cevapların bazılarını biliyordu.
Bazılarını ise bilmek istemiyordu.
Sonra babası yine geçmişe döndü.
“Ben oğluma bir kere vurdum.”
Adam dondu.
“Hatırlıyorum.”
Babası gözlerini kapattı.
“Çok pişman oldum.”
Adamın boğazı düğümlendi.
Bu olay gerçekten olmuştu.
Çocukluğunda bir gece, babası ona öfkelenmiş, tokat atmıştı.
Aradan onlarca yıl geçmişti.
Adam o günü unutmuş olduğunu sanıyordu.
Babası ise unutmadığını şimdi, hastalığın ortasında söylüyordu.
“Ben sana sonra sarılmak istedim.”
dedi babası.
“Sen odana kapandın.”
Adamın gözlerinden yaş süzüldü.
Babası onu görmedi.
“Uyudun mu?”
Adam cevap vermedi.
“Ben kapının önünde bekledim.”
Sonra sustu.
Adam yıllardır ilk kez o gecenin başka bir tarafının da olduğunu düşündü.
Babası başını yastığa bıraktı.
“Sen bilmezsin.”
dedi.
“Baba?”
“Ben de korkuyordum.”
Bu cümle odada uzun süre asılı kaldı.
Hastalık ilerledikçe babasının konuşmaları sıklaştı.
Bazen annesine sesleniyordu.
“Çocukları uyut.”
Bazen yıllar önce ölmüş bir arkadaşına:
“Yarın gelirim.”
diyordu.
Bazen gençliğindeki bir tartışmayı yeniden yaşıyor, öfkeleniyor, sonra birkaç dakika içinde unutuyordu.
Bazen de hiçbir şey olmamış gibi:
“Yarın işe gideceğim.”
diyordu.
Adam, babasının zihninin içinde zamanın çöktüğünü hissediyordu.
Dün, bugün ve kırk yıl önce aynı odada buluşuyordu.
Ve adam artık babasının hangi zamanda yaşadığını sormuyordu.
Sadece yanında oturuyordu.
Sonra o son telefon geldi.
Telefon cebinde titrediğinde adam çocukların salondaki gülüşmelerini duyuyordu.
Adamın eşi mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordu.
Annesi diğer odada yatıyordu.
Babası kendi odasındaydı.
Ev, her zamanki gibi görünüyordu.
Telefonu açtı.
Doktorun sesi soğuktu.
“Vücut artık tedaviye cevap vermiyor. Beyindeki yayılım kontrol edilemeyecek boyutta. Bundan sonra yapabileceğimiz bir şey kalmadı.”
Adam telefon elinde, koridorun ortasında heykel gibi kalakaldı.
Sırtında dört çocuğun geleceği, kalbinde can çekişen bir baba ve içerideki odada, yatağa bağımlı hâliyle oğlunun gözünün içine bakan, “Baban nasıl oldu?” diye sormaya hazırlanan hasta anne...
Karısı, adamın yüzündeki değişimi gördüğü anda mutfakta elindeki kaşığı bıraktı.
“Ne oldu?”
Adam cevap vermedi.
Telefon hâlâ elindeydi.
Ekran kararmıştı.
Adam sanki hâlâ doktorun sesini duyuyordu.
“Bundan sonra yapabileceğimiz bir şey kalmadı.”
Karısı bir adım daha yaklaştı.
“Baban mı?”
Adam başını kaldırdı.
Sadece bir kez salladı.
Kadın hiçbir şey söylemedi.
Adamın elinden telefonu aldı ve mutfak tezgâhına bıraktı.
Sonra iki elini adamın yüzüne koydu.
Adam yıllardır ilk kez ne yapacağını bilmiyormuş gibi ona baktı.
“Çocuklar içeride.”
Söylediği ilk şey buydu.
Karısı gözlerini ondan ayırmadı.
“Biliyorum.”
“Annem var.”
“Biliyorum.”
“Babam…”
Cümleyi tamamlayamadı.
Kadın:
“Biliyorum.”
dedi yine.
Adam gözlerini kapattı.
“Ben bunu yapamam.”
Kadının yüzündeki ifade değişti.
Adam bunu söylerken ilk kez bir hasta yakını gibi değil, sadece eşinin yanında duran yorgun bir adam gibi görünüyordu.
“Ne yapamazsın?”
“Bilmiyorum.”
Sesi çatladı.
“Hiçbir şey bilmiyorum.”
Kadın onu kendine çekti.
Adam önce kollarını iki yana bıraktı.
Sanki sarılmanın bile yapması gereken başka bir iş olduğunu düşünüyordu.
Sonra başını kadının omzuna bıraktı.
Ve yıllardır tuttuğu nefes, bir anda çözüldü.
Ağlaması sessizdi.
Kadın onun sırtını okşadı.
“Sen hep biliyorsun sanıyordum.”
Adam konuşamadı.
“Ne zaman hastaneye gidileceğini biliyorsun.”
Kadın devam etti.
“Hangi doktoru arayacağını biliyorsun. Çocukların okulunu, faturaları, arabayı, her şeyi…”
Adam gözlerini kapattı.
“Bunları yapmak zorundaydım.”
“Biliyorum.”
“Birinin yapması gerekiyordu.”
Kadın başını kocasının başına yasladı.
“Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Peki sen çöktüğünde seni kim ayakta tutacak?
Adam başını kaldırdı.
Kadın gözlerinin içine bakıyordu.
“Sen herkesi taşıyorsun.”
Elini adamın göğsüne koydu.
“Seni kim taşıyor?”
Adam cevap veremedi.
Kadın onu yeniden kendine çekti.
“Ben.”
Tek kelimeydi.
Adamın yıllardır duymadığı kadar ağırdı.
Bir süre öyle kaldılar.
Salondan çocukların kahkahaları geliyordu.
Mutfakta ocakta yemek kaynıyordu.
Koridorun diğer ucunda annesi yatıyordu.
Babasının odasının kapısı kapalıydı.
Hayat, adamın bütün dünyası parçalanırken hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu.
Adam fısıldadı:
“Çocuklara söyleyemem.”
“Şimdi söyleme.”
“Annem de bilmiyor.”
“Biliyorum.”
“Babam da bilmiyor.”
Kadın bu kez cevap vermedi.
Adam:
“Onun bilincinin kapanmasını bekleyeceğim.”
dedi.
“Son ana kadar.”
Karısı birkaç saniye sustu.
Sonra:
“Bekleyeceksin.”
Adam şaşırarak baktı.
Kadın devam etti:
“Bunu tek başına yapmayacaksın.”
Adamın gözleri doldu.
“Ya bir gün dayanamazsam?”
Kadın elini tuttu.
“O gün de ben yanında olurum.”
“Ya ben çökersem?”
“Çök.”
Adam sustu.
“Ne?”
“Çök.”
Kadın parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi.
“Her şeyi ayakta tutmak zorunda değilsin.”
Adam ilk kez o gün başını eğdi.
“Ben babamı kaybetmek istemiyorum.”
Kadın cevap vermedi.
Sadece adamın elini tuttu.
Sonra adam, yıllardır görev gibi yaptığı bütün işleri bir anlığına unuttu.
Ne ilaç vardı.
Ne hastane.
Ne rapor.
Ne çocukların okul saati.
Ne annesinin yemek saati.
Ne de yarın yapılacaklar.
Sadece karısının eli vardı.
Kadın onun elini sıktı.
“Git.”
Adam baktı.
“Babanın yanına git.”
Adam başını salladı.
“Ben buradayım.”
Adam koridora doğru yürüdü.
Birkaç adım sonra durdu.
Arkasını dönmeden:
“Sağ ol.”
dedi.
Karısı cevap vermedi.
Bunun teşekkür edilecek bir şey olmadığını biliyordu.
Bu, evliliklerinin o güne kadar kimsenin yüksek sesle söylemediği cümlesiydi:
Biri düşerse, diğeri onu kaldırmak zorunda değildi.
Bazen sadece yanında yere oturması yeterdi.
Sonra adam babasının odasına gitti.
Babası uyanıktı.
Tavana bakıyordu.
“Baba.”
Yaşlı adam başını çevirdi.
Bu kez oğlunu tanıdı.
“Geldin.”
“Geldim.”
“Annen nasıl?”
Adam bir an durdu.
“İyi.”
Babası başını salladı.
“İyi olsun.”
Sonra tavana baktı.
“Ben yarın eve gideceğim.”
Adam yatağın kenarına oturdu.
“Gideceğiz.”
Babası gözlerini kapattı.
“Annen de gelecek mi?”
Adamın boğazı düğümlendi.
“Gelecek.”
Babası hafifçe gülümsedi.
“İyi.”
Bir süre sonra kendi kendine konuşmaya başladı.
“Ben seni istasyonda bekledim.”
Adam dinledi.
“Çok bekledim.”
Sonra babası sustu.
Gözlerini açmadan:
“Sen geldin mi?”
Adam babasının elini tuttu.
“Geldim baba.”
Yaşlı adamın parmakları oğlunun elini hafifçe sıktı.
Belki onu gerçekten duyuyordu.
Belki duymuyordu.
Belki de yıllar önce yarım kalmış başka bir konuşmayı tamamlıyordu.
Adam odadan çıktığında karısı koridorda bekliyordu.
Kadın hiçbir şey sormadı.
Adam sadece ona baktı.
Karısı elini tuttu.
Adam gerçeği, babasının bilincinin tamamen kapanacağı güne kadar cebinde bir el bombası gibi taşıyacaktı.
Ama artık bunun pimini tek başına tutmuyordu.
Karısı elini onun elinin üzerine koydu.
Birlikte mutfağa yürüdüler.
Çocukların sesleri hâlâ salondan geliyordu.
Mutfakta yemek kaynıyordu.
Annesinin odasının kapısı yarı açıktı.
Babasının odasından ise çok uzaklardan geliyormuş gibi bir ses duyuldu:
“Annen nerede?”
Adam durdu.
Gözlerini kapattı.
Sonra cevap verdi:
“Burada baba.”
Adam karısının elini daha sıkı tuttu.
Sonra mutfağa girdiler.
Sofra kuruldu.
Çocuklar çağrıldı.
Dışarıda akşam ağır ağır çöktü.
Evin içindeyse iki ayrı hastanın nefesi, çocukların gürültüsüne karıştı.
Bir odada geçmiş yeniden yaşanıyor,
bir odada gelecek bekleniyor,
salonda çocuklar bugünü kuruyordu.
Adam üçünün arasında kaldı.
Ve o gece, evin duvarlarında gölgeler ilk kez üç ayrı zamana bölündü.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu