Kitabın Ekranı Olmaz Kitabın Sayfası Olur
Kitap okumayı, satırların arasında kaybolup bilinmeyeni araştırmayı çocukluğumdan beri tarifsiz bir tutkuyla seviyorum. Benim için bir kitaba başlamak, yalnızca yeni bir hikâyeye ya da bilgiye adım atmak değil; bütün duyularla yaşamak. O kapağı ilk kez araladığınızda burnunuza çarpan o kendine has kâğıt ve matbaa kokusu, parmak uçlarınızın dokunduğu hafif pürüzlü doku ve hepsinden öte, her yeni bölüme geçerken çıkan o incecik sayfa hışırtısı... O hışırtı, zamanı yavaşlatan, insanı içinde bulunduğu odadan koparıp bambaşka iklimlere taşıyan en samimi sestir.
Bugün teknoloji bize sınırsız kolaylıklar sunuyor; binlerce sayfalık kütüphaneleri avuç içi kadar cihazlara, tabletlere, e-kitap okuyuculara sığdırabiliyoruz. Elbette bunu tümüyle reddetmek ya da haksızca karalamak doğru olmaz. Bilgi her yerde bilgidir; ister bir parşömende olsun, ister ışıklı bir cam ekranda. Araştırma yaparken, bir veriye saniyeler içinde ulaşmak gerektiğinde dijitalin sunduğu pratiklik tartışılmaz. Fakat meselenin özü bilgiye erişmekten ibaret değil; bir düşünceyle bağ kurmaktır. Bir ekranı kaydırmakla sararmış bir yaprağı çevirmek asla aynı duyguyu veremez. Ekran bir arayüzdür, ve soğuktur; sayfa ise sıcaktır, hafızası vardır. Üzerine düşülen bir kurşun kalem notunu, arasına konan kurumuş bir çiçeği veya bükülen bir kenarı ekran taşıyamaz. Başlığın da fısıldadığı gibi: Kitabın ekranı olmaz, kitabın sayfası olur.
Bu bağ, ister istemez bizi kitabın kendisine ve ona verilen emeğe saygı duymaya götürüyor. İşte bu yüzden, o sayfaların korsan baskılarla yağmalanması içimizde derin bir öfke ve kırgınlık yaratıyor. Sayfaları bulanık, kâğıdı soluk, cildi ilk açışta dağılan ve en acısı bir hırsızlığın ürünü olan korsan kitap, edebiyata vurulmuş en ağır darbedir.
Düşünün ki bu toprakların en sancılı, en derin kelimelerini kâğıda döken ustalar hangi bedellerle yazdı o satırları... Sabahattin Ali’nin insan ruhunun kuytularını aydınlatırken çektiği çileleri, Peyami Safa’nın zihnindeki fırtınalarla sabahlara kadar döktüğü alın terini, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o eşsiz zaman algısını kurmak için harcadığı yılları nasıl hiçe sayabiliriz? Ve elbette Oğuz Atay... "Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor" derken ya da Tutunamayanlar’ı yazarken ruhunu ortaya koyan Atay’ın, Türk edebiyatının o devasa mirasının üç kuruşluk korsan tezgâhlarında harcanmasına nasıl sessiz kalınabilir? Onlar bize sadece metin değil, birer haysiyet emanet ettiler. Orijinal bir kitabı elimize almak; o yazarların masasına oturmak, onların emeğine, uykusuz gecelerine ve yalnızlıklarına bir vefa borcu ödemektir.
Kitap, ruhu olan nesnelerdendir. Ona hak ettiği değeri vermek; sayfalarına dokunarak, kokusunu duyarak ve yazarına saygıyı asla elden bırakmayarak okumakla başlar. Ekranlar bize sadece veriyi gösterir; edebiyatı ve hayatı hissettiren ise parmaklarımızın ucundaki o canlı sayfadır.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.