Gözlerin Ardındaki Adam
Bostancı iskelesinde halat çözülmüş ve vapur, martıları peşine takıp Büyükada'ya doğru yol almıştı.
Alt salonda, pencere kenarında bir kadın oturuyordu. Karşı sırada Rasim.
Rasim önce saçına baktı kadının. Sonra boynuna. Sonra bileğine. Liste tutar gibi baktı; ruhsuz, duygusuzca baktı.
Yüzüne bakmamıştı ama, nedense zor gelmişti yüzüne bakmak.
Kendisine bakılanlar, seyrediliyor olduklarını anlar bir şekilde; anladıkça da kıpırdar. Kadın çantasını kucağına çekti, iki eliyle tuttu. Rasim bu kıpırdanışı kendisine verilmiş bir cevap olarak hissetti.
Bakışında bir sahiplik vardı. Hiçbir şeye dokunmamıştı belki, ama çoktan dokunmadan da sahibi olmuştu.
O gözlerin ardında bir "Adam" olması gerekirdi aslında; o sırada orada değildi o "Adam".
On beş yaşından itibaren öğrenmek zorunda kalmıştı bu bakışı kadın. Başka gün olsa yerini değiştirirdi belki. O gün kalkacak hâli yoktu.
Sabah altıyı on geçe annesi aramıştı. "Kızım" diye başlayıp gerisini getiremeyen annesi.
Kızının saçını örmüştü. İki kere bozup yeniden örmüştü, elleri tutmamıştı. "Anne acıttın" demişti kızı Elif. Okula bırakmış, bir şey söylememişti. Tokası bileğinde kalmıştı.
Çantasında babasının gözlüğü vardı. Camı çizilmişti; geçen hafta almış, yaptırmıştı. "Cumaya getiririm baba" demişti. "Acelesi yok" demişti babası, "gazeteyi zaten annen okuyor bana."
Günlerden perşembeydi.
Rasim hesabına devam etti.
Saçı açıktı: özenmiş, diye düşündü. Bileğinde pembe bir lastik vardı: genç görünmek istiyor, dedi. Parmakta yüzük yoktu. Kendi yüzüğü Bostancı'dan beri cebindeydi. Dudaklar kıpırdıyordu: kendi kendine konuşuyor, dalgın, dedi; dalgın olanla söze girmek kolaydır. Gözler parlıyordu: bakımlı, dedi.
Bu işi bilirdi. Kaç vapurda, kaç bekleme salonunda aynı hesabı yapmış, pek yanılmamıştı.
Çaycı tepsiyle geçti. Rasim iki bardak aldı.
Kadın yüzmeyi Büyükada iskelesinin yanında babasından öğrenmişti. Altı yaşındaydı. Babası beline kadar suya girmiş, ellerini karnının altında tutuyordu.
"Suya bakma güzel kızım" derdi. "Bana bak."
Ona baktıkça batmazdı. Bir gün ellerini çektiğini fark etmemişti bile. Kıyıya çıkınca söylemişti babası: "Çoktandır bırakmıştım meleğim kendin yüzdün ."
Babası insana gözlüğünün üstünden bakardı. Camı burnunun ucuna indirir, yüzüne bakar, beklerdi. Karnesi kötü geldiğinde öyle bakmıştı. O evden bavulla döndüğünde öyle bakmıştı. Elif'i kucağına verdiğinde gözlüğünü çıkarmıştı.
Kılıfı çantanın içinde, elinde tutuyordu. Bıraksa bir şey olacakmış gibi hissediyordu nedense.
Karşısındaki hâlâ bakıyordu. Babası da erkekti. Göz aynı gözdü.
Kadının annesi yalnızdı. Vapur o gün çok yavaştı sanki.
Rasim ayağa kalktı. İki bardak çayla karşı sıraya geçti, birini uzattı. Sesini, işe yarayacağından emin olduğu şekilde düzenledi:
— Yalnız mısınız?
Kadın başını kaldırdı. Soruyu sorulduğu şekilde duymadı.
— Evet, dedi. Hem de çok. Babamı kaybettim bu sabah.
Bu cümleyi ilk kez kuruyordu. Kendi sesinden duyunca doğru olduğunu anladı.
— Yalnızım.
Vapurun makinesi çalışıyordu. Bir martı pencerenin hizasında, kanat çırpmadan asılı kaldı. Uzatılan bardak da havada kaldı.
Rasim bakacak yer aradı. Saça baktı: toplanmaya vakit bulunamamış saçtı. Dudağa baktı: yarım kalmış bir dua gördü bu sefer. Gözlerine baktı: parlayan, tutmaya çalıştığı yaştı. Kucaktaki çantaya baktı; kadının iki eli onu hâlâ bırakmamıştı.
Gördüğü her şey doğruydu. Okuduğu her şey her zaman yanlıştı.
Geriye bir tek yüzü kalmıştı. Yüzüne baktı.
O gözlerin ardında artık bir adam vardı, biraz flu bir adam ama vardı yine de...
— Başınız sağ olsun, dedi Rasim. Sesi kendi sesiydi bu sefer.
Bardağı pencerenin pervazına bıraktı. Kolu uzanınca Rasim’in bileğindeki ip göründü: harfli boncuklar, çocuk işi. Altı harf.
Kadın harfleri okudu o an.
B A B A C I M.
Sabahtan beri ağlamamıştı. Annesi telefonda susarken, Elif'in saçını örerken , iskelede kartını basarken de ağlamamıştı. O Altı boncuk ağlatmıştı kadını.
Rasim bileğini çekmek istedi. Çekemedi.
Kadın kendi bileğindeki pembe lastiğe dokundu. Rasim lastiğe baktı. Ucunda plastik bir uğur böceği vardı. Bostancı'dan beri baktığı bilekti ama ilk kez görüyordu.
— Kızınıza iyi bakın, dedi kadın.
Rasim bu cümleyi iki türlü duydu. İkisi de doğruydu.
Büyükada'da kadın indi. Çay pervazda, dokunulmamış şekilde kaldı. Rasim güverteye çıktı.
İskelede yaşlı bir kadın bekliyordu, iki yanında siyah başörtülüler. Kızını görünce yürüyemedi. Kızı yürüdü. Çantasından bir gözlük kılıfı çıkardı, annesinin avucuna koydu.
Yaşlı kadın kılıfa baktı.. baktı... Sonra başını kızının göğsüne bıraktı.
Rasim o kılıfın hikâyesini bilmese de. Ne çok şey bilmediğini o an bildi.
Kadın dönüp vapura bakmamıştı.
Halat tekrar çözüldü. Vapur Heybeli'ye döndü.
Rasim cebindeki yüzüğü çıkardı, parmağına taktı.
Bileğindeki boncukları çevirdi. Kızı yedi yaşındaydı, ön dişi henüz düşmüştü. Bir gün otuz yedi olacaktı. Bir sabah telefonu çalacak, saçını toplamaya vakit bulamadan bir vapura binecekti.
Karşısına biri oturacaktı.
Rasim o gözleri tanıyor olacaktı.
Eli göğsüne gitti. Orada kaldı.
Denize baktı, Boncuklu bilekliğine baktı, deniz bulandı.
Bulanan, deniz gibi göründü Rasim’e…
"... Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat asıl sînedeki kalpler körelir." Hac Sûresi: 46. Âyet
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.