Gökyüzü Masalları 5 Rüyanın Yorumu
Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, ahir mekân içinde; develer tellal, pireler berber iken, ben söğüdün gölgesinde mışıl mışıl uyurken, merhamet tane diye görünüp koca dağları aşar iken, her masaldan bin misal çıkaran ârif olur âlem içinde; Kaf Dağı’nın ardında mı, bozkırın toprağında mı, bir kırıntının hatırında mı bilinmez, Özlengi adında sırlı bir diyar varmış.
İşte ne uyananın uykuda sayıldığı ne de o rüyayı görenin hakikatten ayıldığı o efsunlu diyarda, ufuk kızıl bir tülle örtülürken, çiğ taneleri bu sefer Düş Çınarı’nın değil, söğüt ağacının yapraklarını parlatırken yine bir uyku vakti bitmiş.
Bitmiş bitmesine de yolcunun kirpikleri birbirine mühürlenmiş sanki.
Gözlerini aralamak istememiş nedense.
Uyku bu sefer öyle güzel gelmiş ki sanki göz kapaklarının üzerinde iki koca dağ varmış gibi hissetmiş.
Ne tam uykunun o derin kuyusundaymış ne de günün aydınlık yüzünde uyanık.
Uykuyla uyanıklığın incecik, puslu çizgisinde kalıvermiş.
Her bir yanı, içini garip, tanıdık ama şefkatle ısıtan o kokuyla sarılıymış.
Hafif bir maya buğusu, bayata dönen bir ekmeğin o ekşimsi kokusu, toprağın rutubetine ve rüzgârın keskin nefesine karışmış sanki.
Ve bir ses...
Bilge Dede’nin o kalbe dokunan sıcacık sesi, çok ama çok uzaklardan, sanki rüzgârın en ıssız kuytusundan kopup gelir gibi silik, belli belirsizmiş.
Gittikçe incelen bir rüzgâr fısıltısı gibiymiş ses:
“Uyan yiğidim. Uyan.”
Yolcu ağırlaşmış başını güçlükle kaldırmış.
Gökyüzü bu sefer o alıştığı pırıl pırıl aydınlık değil, puslu, boz bir maviymiş.
Diyar birdenbire daralmış, küçülmüş, ufalanmış sanki.
Yolcu kısık gözlerini güçlükle araladığında bozkırın serin, kurak ve tozlu yeli çarpmış yüzüne.
Sırtında sivri, soğuk bir kayanın sertliği varmış.
Elinde ise yarısı yenmiş, kabuğu biraz sertleşmiş somun ekmeği duruyormuş.
Uykunun mahmurluğunu atmaya çalışarak kırpıştırmış gözlerini.
Hemen başucunda, sürüsünü toparlamaya çalışan o kör çoban dikiliyormuş.
Sözünü tekrarlamış çoban:
“Uyan yiğidim. Uyan,” demiş tekrar tok bir sesle. “Akşam iniyor. Burada uyursan üşürsün.”
Yolcu şaşkınlıkla doğrulmuş.
Olan biteni anlamaya çalışırcasına etrafına bakınmış.
Elinde tuttuğu o kurumuş somun ekmeğini bırakmadan, kafası karışık bir sesle:
“Bilge Dede...” demiş.
Kör çoban işitmiş elbet ama tek bir söz etmeden, varacağı yere ulaşmak için ağır ağır uzaklaşmış.
Yolcu, dizlerinin üzerinde doğrulduğu yerde, avucunda somunu, başının hemen üstünde söğüt ağacının yapraklarıyla kalakalmış.
Gözleri boz toprağın üzerine kaymış.
Tam orada...
Sırtında o minicik ekmek kırıntısını taşıyan karınca henüz beş on karışlık bir mesafe gitmiş gitmemiş.
Diğer karıncalar da yolcunun, “Al, bunu da ye,” diyerek bıraktığı biraz büyükçe parçanın kokusuna gelmiş olacaklar ki oracıkta bir karınca sırası oluşmuş.
Kırıntısını alan karıncalar, bu sefer yükleriyle geldikleri yöne gidiyormuş.
Sanki haftalar, aylar boyu süren rüya, karıncaya o kırıntıyı uzattığı vakte sığan o tek bir merhamet anının sırrına saklanmış.
Elini heybesine daldırmış.
Yaşadıkları rüya mıydı, gerçek mi?
Bunu kanıtlamaya çalışırcasına ve içten içe gerçek olmasını arzulayarak aranmış.
Bilge Dede’nin avucuna bıraktığı, “İçinde koca bir orman saklı,” dediği o siyah, parlak çekirdek...
“Vakti geldiğinde, işaret ettiğim yerde toprağa gömüverirsin,” diye tembihlediği o parlak siyah çekirdek...
Heybenin dibini, kumaşın her kıvrımını, her köşesini umutla yoklamış.
Yokmuş elbet.
Tam dizlerine yüklenip ağırlaşmış bedeniyle ayağa kalkmak için boynunu büktüğünde, gözleri az evvel uyuyakaldığı —ya da tüm uyuyanların uyandığı— o yerde, başını yasladığı kayanın hemen dibindeki nemli toprağa takılıvermiş.
Tam orada, iki karıncanın siyah, parlak çınar tohumunun dibinde toprağı eşelediğini görünce önce bir süre bakakalmış.
Gördüğünün doğru olup olmadığını anlamaya çalışmış.
Sonra bir an içi ürpermiş.
Rüyasında Bilge Dede’nin sorusuna “Küçük karınca,” diye cevap verdiğinde Bilge Dede’nin, “Küçük mü?” diye söylemesi; o küçük tohumun içinde bir orman gizli olduğunu anlatması ve kısacık rüyasında öğrendiği birçok şey yıldırım hızıyla geçmiş aklından.
Hâlâ elinden bırakmadığı somununu ufalayarak karıncalara vermiş.
Sonra karıncaların gösterdiği yere çınarın tohumunu gömüvermiş yolcu.
Yolcu çıktığı yolda uykusunu verip, kervancıdan duyduğu o caka satacağı rüyayı satın alamamış belki.
Ama rüyaların en güzelini almış.
O rüyada uyanmış uykusundan.
Akşam yavaşça bozkıra inmiş.
Yolcu atını çözmüş.
Geldiği yere dönmek üzere yola düşmüş.
Ama bu sefer aceleyle değil; sakince, yolun güzelliğini seyrederek ilerlemiş.
Ve belki de hayatında ilk kez sadece bakarak değil, hissederek...
Gökten üç elma düşmüş.
Düşmüş ama içleri yarılmış.
Hepsinin içinden birer avuç siyah çekirdek saçılmış.
Hepsinin rüyası orman olmakmış.
Bir avuç çekirdek bu masalı hiç unutmayacak olanların, biri avucundaki küçük şeyin kıymetini bilenlerin, biri de bu masalı dinleyip en erken yatağa giren güzel çocukların başına.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu