Gökyüzü Masalları 6 Mührün Sırrı
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...
Develer tellal iken, pireler berber iken; serçeler saraylarda kâtiplik eder, karıncalar kervanlarla buğday çekerken, ben ninemin beşiğinde tıngır mıngır sallanırken...
Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz gittim. Altı ay bir güz gittim. Dönüp arkama baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. O yolun ucunda da bu masalı bulmuşum.
Masalda misaller görüp aslının peşinde diyar diyar gezmişim.
Çok uzak diyarlarda, ülkelerden birinde...
Öyle bir ülke ki atlasan atla gidilmez, uçsan kanatla geçilmez. Bir ucunda güneş doğarken öbür ucunda yıldızlar göz kırparmış.
Bu koca diyarın bir sultanı varmış. Öyle bir sultan ki o diyarda ondan habersiz ne bir tek yaprak yere düşer ne de yıldız kayarmış.
Ama sarayının kapısını gören, tahtının yerini bilen yokmuş.
Yokmuş ama bu ülkede onu tanımayan da yokmuş.
Çünkü her sabah güneş onun altın fermanını dağların tepesine asar, her bahar yağmur onun müjdesini ovalara okur, rüzgâr da kapı kapı dolaşıp kelâmını dağıtırmış.
İşte bu ülkenin bir köşesinde, kocaman bir ambarda, küçücük mü küçücük, sevimli mi sevimli bir dane yaşarmış.
O kadar küçükmüş ki serçenin gagasında kaybolur, karıncanın sırtında yol bulurmuş.
Üstünde ta doğduğundan beri giydiği incecik sarı bir gömleği varmış. Sanki güneşten dikilmiş gibi...
Yazın sıcaktan, kışın soğuktan korumuş o sarı küçük gömlek, küçük daneyi.
Ama ufaklığın kendisinden büyük bir derdi varmış.
İsmini bilmiyormuş.
Ambardaki herkesin bir ismi varmış. Fakat o, kendi ismini bir türlü öğrenememiş.
Derken bir gece ambarın penceresinden içeri ayın ışığı süzülmüş.
Işık, ambarda gezine gezine gelmiş. Sarı gömleğinin tam üstünde durmuş.
Ve kahramanımız o gece göğsünün ortasında, ömründe hiç görmediği bir şey görmüş.
Nakış gibi, pırıl pırıl bir işaret...
Ertesi sabah bu işareti, yedi ambar gezmiş, dokuz harman görmüş yaşlı Bilge Karınca'ya göstermiş.
Karınca işareti görür görmez sesi titreyerek:
"Ben bunu bir kez, bir tek kez görmüştüm." demiş.
"Bu, sultanın mührüdür. Senin isminin ne olduğu nakşedilmiş bu mühürde."
"Peki, ne zaman öğreneceğim?" diye sormuş bizimki, heyecandan titreyerek.
"Onu bilemem." demiş karınca, bıyıklarını burarak. "Çünkü bu yazıyı okumayı ben de bilmiyorum. Ama eskiler der ki sultan, her
misafirinin ismini kendi sarayında, kendi töreniyle açıklarmış. İsim töreni derler buna. O gün gelince herkesin mührü sadece kendine okunurmuş."
O günden sonra sevimli dane beklemeye başlamış.
İsmini düşünmüş, mührünü düşünmüş, töreni düşünmüş.
Düşüne düşüne geçirdiği günlerin birinde ambar kapısı gıcırdayarak açılmış.
İçeri, omzunda bir torbayla güler yüzlü bir adam girmiş.
Ambardakiler onu hemen tanımış.
Bu, sultanın ekincisiymiş.
Sultanın davetlilerini bulur, onları yola çıkarırmış. Ekincinin kimi yola çıkaracağını nereden bildiğini ise kimse çözememiş.
Ekinci ambarda ağır ağır yürümüş. Sanki birini arıyor gibi...
Sonunda bizim ufaklığın önünde durmuş, eğilmiş, gülümsemiş.
"Demek buradasın." demiş. "Davetin geldi. Sultan, isim törenin için seni sarayına çağırıyor."
Danenin yüreği hop etmiş.
İsim töreni demek! Mührü açılacak, demek ismini öğrenecekmiş!
"Ama ben hazır değilim ki!" demiş telaşla.
Ekinci gülümsemiş.
"Sen merak etme." demiş. "Senin hazırlığın, sen daha doğmadan başladı. Toprak senin geleceğin günü bile bile binlerce yıl yoğruldu.
Güneş senin beşiğini ısıtmak için bunca sabah doğdu. Bulutlar senin payına düşen damlaları ta denizlerden taşıdı. Sarayda her şey
hazır. Bu tören senin için. Tüm saray seni bekliyor."
Ve Ekinci onu usulca, o sıcacık, nasırlı avucuna almış.
Sarı gömlekli dane, bu güvenli avucun içinde kendini o kadar huzurlu hissetmiş ki gözleri usulca kapanıvermiş.
Az gitmişler, uz gitmişler...
Sonunda sarayın kapısına varmışlar.
Ama bu kapı, bildiğin kapılara benzemiyormuş.
Ne tokmağı varmış ne anahtarı.
Mis gibi toprak kokan, kadife gibi yumuşacık, sımsıcak bir kapıymış.
Ve mühürlü misafirini görünce kendiliğinden usulca aralanmış.
Ekinci onu özenle içeri, yuvasına bırakmış.
İçerisi sarayın hazırlık odasıymış. Tören öncesi her misafir burada ağırlanırmış.
Ne görkemli avizeler varmış burada ne gümüş aynalar.
Ama dünyanın en tatlı sessizliği varmış.
Ve o sessizliğin derininde, bir ninni gibi usul usul bir kalp atışı duyuluyormuş.
Sanki sarayın ta kendisi misafirine ninni söylüyormuş.
İşte minik dane, o yumuşacık odada, o rüzgârın ninnisinin eşliğinde upuzun, tatlı bir kış rüyasına dalmış.
Ne kadar uyuduğunu kendisi de bilememiş.
Masal saatinde yedi gün yedi gece, sultanın takvimine göre bir gün veya biraz daha az bir vakit geçmiş.
Derken uyanma vakti yaklaşmış.
Yaklaşmış yaklaşmasına ama küçük daneyi o yumuşacık yatağından, gördüğü güzeller güzeli rüyasından uyandıracak bir sebep gerekiyormuş.
Şöyle bir esnemiş küçük dane yattığı yerde.
Derken gökten üç elma düşmüş.
Biri, görünmez sarayından misafirlerini unutmayan o ulu sultanın yoluna...
Biri, ismine doğru gözünü kırpmadan yola çıkan o yürekli danenin başına...
Biri de "Acaba bu danenin ismi neymiş? Mühür ne zaman okunurmuş?" diye merak ede ede uykuya dalan bütün güzel çocukların başına...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu