Alın Yazısı 

​Hani kuru fasulye de pek leziz olmuş, eline sağlık…

​Odada bir köşede maşınga soba olmasına rağmen iki odanın ortak duvarında bir ocaklık vardı. Soğuk havalarda bu ocakta odun yakılır, evin yemekleri de bu ocaktaki ateşte pişirilirdi. Toprak bir çömlek içine konulan kuru fasulye, bu ateşte öyle bir pişerdi ki, helva gibi olur, yemeğe doyulmazdı.

​Akşamın karanlığı çökerken dışarıda lapa lapa kar yağmaya başlamıştı. Her taraf bembeyaz olmuştu. Sofradan kalkarken, yaşlı kadın "Allah dışarıda kalanlara acısın" diye dua etti.

​Oğlundan haber alamayan adam, "Askerlik bu anne" diye annesini teselli ederken, ocakta köz haline gelmiş ateşte pişirilen kahvelerini yudumluyorlardı. Dışarıdaki kar yağışı hızlanmıştı. Yaşlı kadın, "Maşallah, maşallah! Allah afattan korusun" diyerek pencereden dışarıyı izledi. Adam ise, "Hayırlısı neyse o olsun" diye cevap verdi.

​Ezan sesini duyan yaşlı kadın, "Yatsı okunuyor" dedi. "Günler kısaldı, geceler yıl gibi."

​Bu uzun kış gecesinde yaşlı kadın, elinde yelek örüyor, oğlu ve geliniyle sohbet ediyordu. Gelini iğne oyasıyla, evin genç kızı çay demlemekle, adam ise gazete okuyup bulmaca çözmekle meşguldü. Saate bakan yaşlı kadın, "Vakit epey olmuş" dedi. Torunu ona mısır patlatmayı teklif edince, "Kızım, kahvemi, çayımı içtim, kestaneleri de yedim, yeter bu akşamlık. Ben artık yatayım" diye karşılık verdi.

​Yaşlı kadının bir oğlu, bir de kızı vardı. Kocası uzun zaman önce vefat etmişti. Oğlu ve gelini ne kadar ısrar etse de, kendi evini bırakıp temelli onlarla kalmayı kabul etmiyordu. "Elim ayağım tutuncaya kadar kendi evimdeyim, sonrası… Sonrasını Allah bilir" diye dua ediyordu.

​Tahta merdivenleri beraber çıkarlarken, torunu, "Babaanne, üşürsün diye sana bir battaniye daha aldım" dedi. Odanın camının önündeki geniş sedir, yaşlı kadına karyola vazifesi görüyordu. Yatağı temizdi, bembeyaz kanaviçe işlemeli örtülerle serilmişti. Gelinine "Size zahmet veriyorum" dediğinde, gelini "Olur mu anne, başımızın üstünde yerin var" diyerek onu teselli etti. Odada sobanın çıtırtısı ile saatin tik takları, bir senfoni gibi uyum içindeydi. Kar hâlâ lapa lapa yağmaya devam ediyordu.

​Yaşlı kadın dışarıyı seyrederken, lapa lapa yağan kar taneleriyle birlikte hayatının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğini hissetti. O anları tekrar yaşamak, milyon kere tekrar ölmek demekti.

​Hayat ona öyle bir senaryo hazırlamıştı ki, yeryüzünde kaç kişi bu senaryoyu oynamaya cesaret edebilirdi? Oysa o, "Ben bu senaryoyu oynayamam" diyememişti.

​On beş, on altı yaşındayken, uzaktan akrabası olan bir genci sevmişti. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen kaçıp evlendiler ve bir kızları oldu. Ailesinin baskısıyla, "Ya gel ya da bizi bir daha göremezsin" tehdidi üzerine, çocuğunu alıp babasının evine döndü. Kocası sevmesine rağmen boşanmayı kabul etti. Genç kadın babasının evindeyken, küçük çocuğu hastalandı ve maddi imkânsızlıklar yüzünden hayatını kaybetti.

​Sevdiği adamdan ayrılmış, bir de çocuğunu kaybetmişti. Dünyası başına yıkılmıştı. Bir dokuma atölyesinde çalışmaya başladı.

​Zamanla, görücü usulüyle iki sokak ötede oturan biriyle evlendi. Bir oğlan çocukları oldu. Ancak bir gün eşinin kendisini aldattığını gözleriyle gördü. Daha fazla dayanamayıp, ertesi gün çocuğunu alıp tekrar aile evine döndü. Ailesi, maddi durumlarının iyi olmadığını söyleyerek küçük çocuğa bakmakta zorlanacaklarını belirtti. Boşandığı kocası da çocuğunu arayıp sormadan başka bir şehre taşınmıştı.

​Annesi ve babası her akşam "Başkasının çocuğuna mı bakacağız?" diye söyleniyordu. Yaşadığı baskı ve öfkeyle, genç kadın istemeye istemeye çocuğunu evlatlık vermeye razı oldu. Ancak bir süre sonra çocuğunu görmek için gittiğinde, evlatlık veren ailenin adres bırakmadan taşındığını öğrendi.

​İlk evliliğinden olan çocuğunun ölümü, ikinci evliliğinden olan çocuğunun da evlatlık verilmesi, onu yaşayan bir ölü haline getirmişti.

​Yine komşu araya girerek onu aynı mahalleden biriyle evlendirdi. Bu evlilikten iki oğlu ve bir kızı oldu. Ancak kocası, iri yarı ve insanlıktan nasibini almamış biriydi. Karısına sürekli şiddet uyguluyordu. Bir tokadı yüzünden kadının bir kulağının zarı patlamıştı.

​Bir kış günü, iki oğlunu evde bırakıp çeşmeye su almaya gittiğinde, küçük oğlu sobayla oynarken elbiseleri tutuştu. Çocuk alev aldı ve hastaneye kaldırılmasına rağmen hayatını kaybetti. Kocası bu ölümden karısını sorumlu tuttu.

​Üst üste gelen bu acılar, kadının yüzündeki çizgileri derinleştirmişti. Gülmeyi unutmuş, hayattan kopmuştu. Sadece kalan iki çocuğu için yaşıyordu. Zamanla kocası da vefat etti. Oğluyla kızı evlenmişti.

​Yaşlı kadın sedirin üstünde, elini çenesine dayamış, hâlâ dışarıyı seyrediyordu. Kar yağışı devam ediyordu. Nereden aklına gelmişti bu acı içinde geçen hayatını hatırlamak? Aslında hiçbir zaman aklından çıkmıyordu. Ne kadar kendini başka işlerle meşgul etmeye çalışsa da, sadece geçmişi unutmuş gibi yapıyordu.

​Odanın içi yavaş yavaş soğumaya başlamıştı. Kalkıp sobaya birkaç odun attı, sonra yatağa uzandı.

​Sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Abdest alıp namazını kıldı, ardından Kur'an okudu. Ortalık ağarırken, yatağa uzandı ve gözlerini kapadı.

​Yine hiç uyumadan sabahı etmişti. Yüzündeki derin çizgiler daha da belirginleşmişti.

Kamil Erbil

( Alın Yazısı başlıklı yazı kamil-erbil tarafından 11.09.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu