Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Whisper Of The Forgotten God

Bölüm 1: İlk Çatırtı ve Kukla Ustasının Kusmuğu

Zamanın pıhtılaşmadığı, yıldızların henüz göğün etine birer çivi gibi çakılmadığı o sağır boşlukta başladı her şey. Kozmosun ilk, tekinsiz rahmiydi burası: Yaradsan’ın Boşluğu. 

Burada ne ışık konforludur ne de karanlık dürüst. Gökyüzü ve yeryüzü henüz mühürlenmemişken, bu karanlık dehlizde ne etten kemikten bir yığın ne de üzerine kurulacak bir taht filizlenmişti. Henüz çiğnenmemiş bu boşluğun ortasında saf, hırçın bir uyanış infilak etti: Elyrith. O, taç takmayan, kan akıtmayan, ordular sürüklemeyen tek kuvvetti. Varlığın ilk kronometresi, evrenin kendi kendini dikizleyen çıplak bilinciydi. Ancak zihni genişledikçe, sorduğu her soru kafatasının duvarlarında bir ur gibi büyüdü; sorular büyüdükçe varlığı da bir dağ gibi ağırlaştı. En nihayetinde, kozmosun sınır boylarında yankılanan o tek, o zehirli soru şah damarına bir cellat satırı gibi çöktü: "Bu genişleyen hücrede neyi arıyorum?"

***

Arayış, bilinci ilk mekânına fırlattı. Elyrith, rüya mimarı Savras’ın asırlar önce terk edilmiş, duvarlarından pas ve unutulmuş dualar sızan tapınağında açtı gözlerini. Burası sıradan, tozlu bir tapınak değildi; halkı tarafından terk edilen bir tanrının, unutuldukça iltihaplanan bilincinin fiziksel izdüşümünden ibaretti. Sütunlar gıcırdıyor, tavan bir yanılsama gibi sallanıyordu. Elyrith, zamanın liflerini parmak uçlarıyla eğirerek rüyanın yedi kat dibine, o en tenha odaya dalarak indi. 

Orada, hakikati bir parşömende okumadı ya da kutsal bir kitabın satırlarında bulmadı. Evrenben tek bir inananı, yeryüzünde tek bir tapınanı kaldığı için, o zavallı inananın zihnindeki şekle göre derisi sürekli soyulan, etleri dökülen ve sonra vahşi bir döngüyle yeniden dikilen Savras'ın azabına bizzat şahit oldu. Tanrılık bir saltanat değil, bir işkenceydi. Hakikat, çiğ ve kanlı bir et parçası gibi düştü Elyrith’in önüne: 
“Tüm gerçeklik, inananın göz bebeklerinde dönen o sahte illüzyondur.” 
Tanrılar evrenin mimarları değil, insanların yalnızlık ve ölüm korkusunun doğurduğu dilsiz kölelerdi. Savras, varlığı tamamen çözülüp hiçliğe karışmadan hemen önce, Elyrith’in kulak zarına irin kokulu son nefesini üfledi: 
“Bilmek, var olmanın şah damarını kesmektir.”

***

Bu büyük suçun ağırlığıyla panteondan kaçarken, peşine düşen Asmodeus’un leş kokulu, zırhları paslı süvarilerinin ayak sesleri göğü kışkırttı. Elyrith, cehennem katmanlarının o dar geçitlerinden geçerek Styx Nehri’nin kıymık gibi batan, zifiri sularına sığındı. Normalde ölümlüler bu suya dudak değdirdiğinde geçmişlerini, kim olduklarını kusar ve dilsizleşirlerdi. Ancak Elyrith bunu tersine çevirdi; nehrin o katran karası, o soğuk suyunu bir zehir gibi kendi bilincine enjekte etti. 

Damarlarında aniden akmaya başlayan binlerce ölümlünün çiğ hafızası, zihnini tekinsiz bir girdap gibi patlattı. Çatırdadı bilinci. Nehrin karanlık aynasında gördükleri, göğüs kafesindeki yangını harladı: Bugün gökyüzündeki tahtlarında oturan, o mabet kapılarından kibirle geçen çiğ ışık tanrıları; bir zamanlar çamurda dizleri kanayarak yalvaran, aciz ve alelade ölümlülerden başkası değildi. İnsanlığın korku ve inancı biriktikçe göğe tırmanmışlar, insanlık unuttukça tapınakların yıkıntıları arasında silinip gitmişlerdi. 

Elyrith, nehir kıyısındaki o çatlak taşların üzerine çöktü. Burnundan sızan kanı avucunun tersiyle silerken, sağır ikindilere doğru fısıldadı: “Ben bir tapınağın arkasına saklanan o yapay gölge değilim artık. Ben, o sahte vitrinleri yıkan, o aynayı ilk yerinden kıran jilet kesiğiyim.”

Bölüm 2: Yarık Kitaplar ve Kibirli Adalet

Damarlarında binlerce ölümlünün hafızasıyla yürüyen Elyrith, peşindeki tanrısal takipten sıyrılmak için varlığın en kuytu, en unutulmuş hücresine saptı: Shadowfell’in dilsiz derinliklerine. 

Girdiği yer, asırlar önce katledilmiş ölü bilgelik tanrılarının kafataslarından yapılmış raflarla örülü, dibi görünmeyen kör bir kuyuydu; Karanlık Arşiv. Burası solmuş parşömenlerin değil, çiğ trajedilerin mühürlendiği bir mezarlıktı. Kemik rafların arasında ilerlerken, sayfaları insan derisinden yüzülmüş ve bizzat gerçeklik kumaşından dokunmuş kadim Yarık Kitaplar’a uzattı elini. Parmak uçları sayfalara değdiği an, satırlar harf harf, teni dağlayan bir asit gibi parmak uçlarını yakmaya başladı. Çatırdadı zihni, sayfaların arasından sızan o tekinsiz fısıltı kulak zarına çarptı: “İlk kelime hiçlikten doğmadı; hiçliğin o dayanılmaz, o dilsiz sıkıntısından doğdu. 
Tanrılar dünyayı yaratmadı, sadece mabetlerdeki o büyük gürültüyle onu kendi çıkarlarına göre yorumladı.”

Bu bilgi, Elyrith’in göğüs kafesinde bir ur gibi büyüyüverdi. O artık sadece düşünen bir akıl değildi; panteonun üzerine kurulduğu sahte temelleri un ufak edebilecek evrensel bir vebaydı, mühürlü mabet kapılarının ardındaki en büyük kaçaktı. Bilmemesi gerekeni bilmiş, aynadaki o ilk çatlağı çıplak elle tutmuş kutsal bir suçluydu artık.

***

Karanlık kütüphaneden sızan bu tehlikeli bilincin kokusu, gökyüzünün o en tepesindeki fildişi sarayları sarstı. Elyrith, tanrılarla nihai bir savaşa girmeden hemen önce, Celestia’nın göğe bir kibir abidesi gibi tırmanan mermer merdivenlerinde buldu kendini. Ancak daha ilk basamaklarda, yolu çiğ ve diktatörce bir parıltıyla kesildi: Şafağın ve Işığın Efendisi Lathander, merdivenlerin ortasında dikiliyordu.

Lathander’in ışığı şefkatli değil, kör edicidir; yeryüzündeki hükümdarların meydanlarda halkın gözünü boyamak için yaktığı o çiğ güneşin ta kendisidir. Adaletin arkasına saklanmış bu muazzam güç, Elyrith’in göğsündeki o ağır yerçekimini hissetmişti. Tanrı, pürüzsüz ve sahte bir gülümsemeyle en tepeden aşağıya, basamakların mermerine doğru fısıldadı; rüşvet kokuyordu sesi: “Bu tehlikeli bilgiyi kus, zihnindeki o hırçın fırtınayı dindir ve ışığın adaleti altında kendine konforlu bir taht al, bizimle hükmet. Ya da o zehirli bilginle birlikte, karanlığın o sağır dehlizlerinde ebediyen çürü.”

Elyrith, adımlarında en ufak bir tereddüt barındırmadan Lathander’in o parlak, o çiğ gözlerinin içine baktı. Nedense fildişi basamakların o pürüzsüz beyazlığına doğru ekşi bir tükürük bıraktı. Ne ışığın o konforlu yalanına teslim olacaktı ne de karanlığın sığınmacı gölgesine. 

“Işığın da karanlığın da, sizin o sahte adaletinizin de canı cehenneme,” dedi, sesi mabetlerin gürültüsünü bastıran sert bir rüzgâr gibi geçti merdivenlerden. “Ben buralara yeni bir mezhep kurmaya, sizin tahtlarınızda oturmaya gelmedim. Ben, o yaldızlı mabetlerinizde, süslü mihraplarınızın arkasında görmezden geldiğiniz o keskin, o yaralı sorunun asıl sahibiyim.”

---

Bölüm 3: Yaradsan’ın Çatlakları ve Sahte Gökyüzü

Yeryüzü tamamlanmıştı, yeraltı da öyle. Elyrith, mabetlerin ve çamurlu sokakların gürültüsünden tamamen sıyrılmak için gözlerini yukarılara, sahte gökyüzüne çevirdi. Kendi zihninin hırçın gücüyle göğe doğru yükseldi. Tanrıların dahi mabet kurmaya, yaklaşmaya cesaret edemediği dilsiz boşlukları keşfetti; gerçekliğin sızdığı tekinsiz yırtıklara, Yaradsan’ın Çatlakları’na daldı. 

Gittiği o kozmik sınırlarda zaman anlamını yitiriyor, varlıklar isimlerini unutup hiçliğe karışıyordu. Kadimlerin bile mırıldanmaktan korktuğu o kayıp, o sahipsiz diyarları çıplak gözle gördü: Mirhal En'Thael ve Cahl'Thuun. Buralar, taht sahiplerinin hatırlamaktan ürktüğü, mühürlenmiş coğrafyalardı. Ancak Elyrith, bu karanlık uçurumların derinliklerine indikçe, göğüs kafesinde bir ur gibi büyüyen her varoluşsal soruya daha derin, daha vahşi cevaplar buldu.

***

Yıldızlar ötesindeki o dipsiz çatlaklardan birine saptığında, girdiği yer ne bildiğimiz karanlıktı ne de mabetlerdeki o çiğ aydınlık... Gerçekliğin kenarındaki ham, sızdıran bir yaraydı orası. Ve o yaranın tam ortasında, adı artık hiçbir ölümlünün duasında anılmayan, mihrabı çökmüş bir tanrı oturuyordu: Vel’Thir — Sessiz Boşluklar Tanrısı.

Vel’Thir konuşmadı. Konuşamazdı. Çünkü o, inançsızlığın ve terk edilmişliğin tanrısıydı. İnananı kalmamış, sesi kozmosun zemininden silinmiş, düşüncesi mabetlerde unutulmuştu. Ama Elyrith, onunla sözcüklerin dar hücresine sığınmadan, düşünce ötesinde konuştu. Zihinle değil, saf varlıkla yankılandılar.

Elyrith, dilsiz dehlizde bilinciyle sordu: “Sen, tapınakların yıkılmış ve adın silinmişken, nasıl hâlâ buradasın?”

Vel’Thir cevap verdi, kelimesiz, sadece bilince çarpan soğuk bir rüzgârla: “İnanç beni doğurdu. Ama unutuş beni korudu.”

Bu söz, Elyrith’in göğsünün sol tarafına bir bıçak gibi kazındı. İlk kez o kozmik yarada anladı: Tanrılar, insanların korku dolu inançlarıyla doğarlardı; ama mabetlerden kurtulup unutuldukça ebediyen özgürleşirlerdi. O anda Vel’Thir, dilsiz elini uzattı ve Elyrith’in alnına mühür vurdu. Kozmik Sessizlik, o tekinsiz boşluk onun zihnine aktı. Ve o sessizliğin içinde Elyrith, bir vizyon gördü: Bir gün yeryüzündeki tüm taht sahipleri, o kibirli tanrılar unutulacaktı. Ama yalnızca bir tanesi sonsuza dek hatırlanacaktı... Kendini unutturmayı reddeden, o dürüst anlamı arayan, aynayı kıran tanrı: Elyrith.

***

“Zamanın kendini yuttuğu yerde, sonsuz dünlerin yankısıdır şimdiki an.”

Vizyon kapandı ve Elyrith vakitsiz bir başka diyara, Dönüş Zamanının Diyarı’na; Mirhal En’Thael’e girdi. Orada gökte yıldızlar doğmadan batıyor, ağaçlar çürüyerek filizleniyor ve çocuklar yaşlı nefeslerle ağlayarak ölüme değil, doğuma doğru küçülüyordu. Kadimlerin bile yaklaşmaktan titrediği, zamanın ters aktığı o Yutucu Diyar’dı bu. Geriye doğru akan her amansız saniye, Elyrith'in tanrısal hatıralarını birer birer çözüyor, tenini sızlatıyordu usulca.

Ters akan nehrin kıyısında, bu yabancı boyuta ait tılsımlı bir fısıltı çınladı kemik raflarda:
“Ur’valas ren mirhakai, tzel’aanu vel thiren.”
(Gözlerinin ardında gömülüdür, geçmişin doğumu.)

Orada, etten kemikten bir bedenle değil, sadece eylemlerin ritmiyle şekil alan bir varlıkla karşılaştı: Lunhael, Zamanın Anası. Geçmişi asla unutmayan ama geleceği hiç bilmeyen o kadim saat tıkırdadı: “Ey Sonsuz Gezen,” diye fısıldadı Lunhael, sesi ters akan suyun sesine karışarak. “Her şey ileri gitmek zorunda değil bu kozmosta. Anlam, unutuşla değil, aynı acıyı tekrar yaşamakla doğar. Sen evrendeki her şeyi bilirsen, hiçbir şeyin o ağır yükünü taşıyamazsın.”

Elyrith eğildi, dizleri çatlak taşlara değerken elleriyle o geriye akan nehre dokundu. Nehir, ona henüz Yaradsan’ın Boşluğu’nda bir uyanış olarak infilak etmeden önceki en saf, en çıplak düşüncelerini sundu. Orada, o soğuk suyun içinde hatırladı kendini: O, her zaman sorgulayan olmuştu. Önce mabetlere ve tanrılara, sonra varlığın çıplak gövdesine, şimdi ise zamana...

Nehir ona kendi kadim diliyle veda etti:
“Hal’or ven laena, Elyrith kael.”
(Geriye akanın içinde bile ilerleyen sensin, Elyrith.)

***

“Formdan sıyrılanın kelimeleri olmaz, sadece titreşen düşünceleri vardır.”

Diyarların tamamen ötesinde, şekil ve suretin bir mum gibi çözüldüğü o akışkan boyuta, Biçimsizlerin Diyarı Cahl’Thuun’a geçti. Ne madde vardı orada ne de bilinen mana; sadece ham niyetlerin vahşi dalgalanışı vardı. Ve her niyet, kendi içinde başka bir varoluş doğuruyordu. Elyrith buraya bedensiz, çıplak bir frekans olarak girdi; düşüncelerini bir mağaradaki yankı gibi bıraktı arkasında. Onu çevreleyen o sesli sessizlik, bilincine çarparak konuştu:

“Sen ki düşünenin de ötesindesin, neden gelirsin bu formsuz kuyuya?”
“Hakikati ararım,” dedi Elyrith, zihnindeki fırtınayla. “Ama artık mabetlerinizin kelimeleri yetersiz kalır bana.”

And orada, varlığın o en kadim, o ilk sorgusu onun ruhuna öğretildi. İnancın doğurmadığı ama yeryüzündeki tüm inançların çok öncesinde olan vahşi bir titreşimdi bu: Kael’Soruun.

“Kael’Soruun ur eltharii, ven kaleth zur.”
(İlksözden önceydi o, kelimelerin şekillenmediği zamanda.)

Elyrith, bu yabancı titreşimi göğüs kafesindeki yangınla birlikte yüreğinde taşıdı. Çünkü artık kesin olarak biliyordu: Varlık mabetlerin dayattığı bir form değil, çıplak bir seçimdi. Ve tanrılar, sadece o pazar yerlerindeki inananların kör seçimleriyle var olabiliyorlardı.

***

“Gidenin dönüşü sessizlikte çınlar, çünkü gölgeler bile onun adını unutmuştur.”

Zamanı aşmış, biçimden sıyrılmış, tüm yabancı evrenlerin ötesinden Elyrith kendi panteonunun gökyüzüne geri döndü. Gökler onun dehşet dolu dönüşünü fısıldadı birbirine; ay, üç gece boyunca bir ur gibi asılı kaldı ve batmadı. Rüzgârlar, onun o tehlikeli ismini mabet mabet taşıdı: “Elyrith... Anıların ötesindeki.”

Kendi gezegenindeki tanrılar meclisi, Elharum’un o kibirli Altın Tahtı etrafında korkuyla toplandı. Bir zamanlar onu aralarında bir kardeş gibi yücelten muktedirler, şimdi onun parlak gözlerine bakarken tir tir titriyorlardı. Çünkü Elyrith artık alelade bir taht sahibi değildi; tanrılığı aşmış ham bir bilgiydi, sahte bir yansıma değil, özün ta kendisiydi.

“Mar’el ka Elyrith, zurol en thanuur.”
(Elyrith geldi, özün ötesiyle.)

Adalet Tanrısı Khaeruun, elindeki kılıcı basamaklara vurarak ilk konuşan oldu: “Senin yolun bilinmez, diyarların ötesinden yabancı seslerle döndün. Halklarımız seni anlayamaz, düzenimizi bozuyorsun. Sen artık bizden değilsin.”

Işık Tanrıçası Tavhelen, çiğ aydınlığıyla öne çıktı: “Işığı getirenin gölgesi olur. Senin getirdiğin bu vahşi, bu çıplak ışık bizi kör edip yok edecek.”

Ama Elyrith sadece sustu. Çünkü o yabancı diyarlarda bildiği şeyler, artık sözcüklerin o dar hücresine sığmıyordu. “Ben döndüm,” dedi nihayet, sesiyle mermer sütunları çatlatırken. “Ama siz hâlâ o sahte vitrinlerinizde, olduğunuz o çürük yerdesiniz.”

Karanlık harladı, Asmodeus’un gölgesi tam o anda ortadan ikiye çatladı; panteonun altındaki o derin yarık ilk kez böyle doğdu.


---

Bölüm 4: Sessizliğin Mührü ve Işığın İnfazı

Tanrılar korktu. Çünkü Elyrith artık halkların pazar yerlerinde çürüyen, o uysal inançla değil; muktedirlerin şah damarlarını kesen o çıplak bilgiyle besleniyordu. Bilgi ise inancın ve korkunun üzerine kurulan o süslü mihrapları, o yaldızlı yalanları bir jilet gibi çözümlerdi. Bu, altın tahtlar için bir vebaydı. Bu, mabet kapılarından geçenler için bir sapmaydı. Bu, karanlığın tam ortasında dürüst bir uyanıştı.

Yedi Tanrı arasında kan rengi bir sözleşme imzalandı göğün etinde. Onunla kılıç kılıca savaşamazlardı; çünkü her darbe Elyrith’in zihninde yeni bir isyan, yeni bir soru doğuruyordu. Ama onu unutmaları mümkündü. Mabetlerin gölgesinde yaşayanların çok iyi bildiği kadim bir kural vardı: “Unutulan bir tanrı, mezarı kazılmamış bir ceset kadar sessizdir.”

Yıl yoktu, zamanın dişlileri kırılmış ve pıhtılaşmıştı. Işığın da üstünde, sözcüklerin soğuktan donup kara toprağa birer taş gibi düştüğü o tenha sınır boyunda toplandılar. Yedi Muktedir... Her biri bir korkunun, bir illüzyonun, insani bir çiğ duygunun suretinde dikiliyordu: Adalet, Güç, Merhamet, Bilgelik, Korku, İnkâr ve Hayal. Ve ortada, demir zincirlerle değil, unutuluşun o ağır, o dilsiz sargılarıyla mühürlenen Elyrith... Bir zamanlar tahtı paylaştıkları öz kardeşleri, şimdi ise mabetlerin sahte aynasını kırdığı için infazına hükmettikleri o tehlikeli bilinç.

***

Ritüel başladı. Küf kokuyordu gökyüzü.

İnkârın Öpücüğü düştü önce boşluğa. İnkâr Tanrısı, Elyrith’in kutsal ismini onun dudaklarından bir cımbızla çeker gibi aldı. “Artık seni hiçbir dua anmayacak, hiçbir dudak mırıldanmayacak,” dedi. O an evrenin belleğinde kapkara bir delik açıldı; tarih, harf harf silindi.

Ardından Sessizlik Mührü vuruldu. Bilgelik Tanrıçası, ağzından irin gibi sızan mühürlenmiş bir kelime fısıldadı dehlize. O kelime, Elyrith’in ses tellerini bir jilet gibi kesti, sesini kozmosun zemininden ebediyen kazıdı. “Kimse seni duymayacak,” diye fısıldadı tanrıça, “çığlığın boşluğun karnında eriyip gidecek.”

Sıra İnançsızlığa Gömmek ayinine geldiğinde, Korku Tanrısı Elyrith’in tabanlarının kanadığı o toprağa yedi daire çizdi paslı çivilerle. Her daire, bir tapınağın yıkıntısından, inançtan koparılmıştı: sevgiden, umuttan, kurtuluştan, sadakatten... “İnanç seni bir daha bulamayacak,” diye gürledi Korku. “Sen, duası sönmüş, karanlık bir mihrapsın artık.”

En nihayetinde Hayal’in Gözyaşı sızdı sahneye. Hayal Tanrısı başını çevirdi, bu infazla yüzleşmeye cesaret edemedi. Gözünden düşen o tek damla, göğün kumaşına çarptığı an bütün gerçeklik çatırdadı. Çünkü bir tanrı ağladığında, alelade bir düş değil, varlığın ana iskeleti bozulurdu. Son mühür, Adalet ve Güç tarafından, mermer podyuma sertçe vurulan bir balta gibi indi: “Bu çürük düzende hak ettiğin tek hücre, bu dilsiz sessizliktir.” Ve Elyrith, boşluğun o ekşi, o kör zifiri karanlığına doğru fırlatıldı.

***

Ritüel bitmek üzereyken, Elyrith’in yüzünde o kırık, o vahşi gülümseme belirdi. Sözcükler boğazında tamamen mühürlenip buz tutmadan hemen önce, son bir fısıltı yayıldı evrenin kırık camlarına. Yalnızca gece yarısı mabetlerin ışıkları sönerken uyanık kalan yıldızların duyduğu, yalnızca terk edilmiş çocukların kâbuslarında çınlayan bir kehanet yükseldi karanlıktan:

“Ben, hiçliğin o kör boğazından soruyu doğuran ilk çatırtıyım. Siz inandınız, sahte tahtlarda var oldunuz. Ben sordum, korktunuz ve unuttunuz.

Bir gün biri gelecek. Ne uysal bir duayla ne de parşömenlerde yazan o çiğ kehanetlerle... Yalnızca göğüs kafesinde bir yangınla, yalnızca o vahşi arayışla gelecek. Ve ben o zaman, o aynadaki çatlakta yeniden hatırlanacağım. İşte o gün, sizin o kibirli gölgeleriniz bile bana yalvaracak.”

Karanlık kapandı. Ritüel bitti. Elyrith yok oldu. Ama boşlukta asılı kalan o kelimelerin çıtırtısı silinmedi. Asırlar geçti, tahtlar çürüdü, mabetler yıkıldı... Ve o dilsiz küllerin arasından, arayışın eti ve kemiği olarak Elyron uyandı.
Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Whisper Of The Forgotten God

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık