
Medyen ile Tûr arasında bulunan Eyle (Aylah) kasabası vardı. Bu kasaba halkı, Hz. Dâvûd (a.s.) döneminde
yaşayan, geçimini balıkçılıkla sağlayan İsariloğullarından oluşmaktaydı.
Onlara gönderilen peygamber, Allah Teâlâ’nın Cuma gününü kendileri için mübarek bir gün olarak belirlediğini bildirdi. Ancak halk bu emre itiraz etti. “Biz Cuma gününü istemiyoruz; Cumartesi olsun” dediler. Bunun gerekçesi olarak da, haşa, Allah’ın dünyayı altı günde yarattığını, yedinci gün ise dinlendiğini ileri sürdüler. Bu anlayışla Cumartesi gününü dinlenme ve kutsal gün ilan etmek istediler.
Peygamberleri bu sözlere son derece üzüldü. Bunun üzerine Allah Teâlâ , onların istedikleri gibi Cumartesi gününü kendileri için özel bir gün kıldı. Böylece Cumartesi günü çalışmak ve özellikle balık avlamak onlara haram kılındı. Halk da bu yasağı kabul ederek, Cumartesi günleri balık tutmayacaklarına dair söz verdi.
Ancak imtihan tam da bu noktada başladı. Diğer günlerde denizde pek az görünen balıklar, Cumartesi günü sürüler hâlinde su yüzüne çıkıyor, adeta kıyıya kadar yaklaşıyor ve onları cezbediyordu.
Bu noktada şeytan
onlara vesvese verdi
ve hileli bir yol telkin etti. Balıklar için denizden kanallar ve
havuzlar açmalarını, ağları
Cuma günü kurup balıkları Cumartesi günü bu alanlara
hapsetmelerini,
Pazar günü ise ağları çekerek balıkları almalarını söyledi.
Böylece görünüşte Cumartesi günü avlanmamış olacaklar, fakat
gerçekte Allah’ın koyduğu yasağı hileyle delmiş olacaklardı.
Şeytan, haramı çoğu zaman “helal gibi göstererek”
süsler;
yasak fiili değil, yasağın etrafından dolanmayı
telkin eder.
Bu hile, topluluğun üç farklı gruba ayrılmasına yol açtı:
Günahı
işleyenler:
Şeytanın
telkiniyle yasağı delip balıkları hileyle avlayanlar. Bu grup,
Allah’ın emrine açıkça karşı çıkmış ve günahı
alışkanlık hâline getirmişti.
Emr-i
bi’l-ma‘rûf yapanlar (uyaranlar):
Hileyi
fark eden, halka nasihat eden ve Allah’ın yasaklarına uymaları
için çaba harcayan salih kimseler. Onlar, toplumu doğru yola
davet etmeyi sürdürdüler; belki sakınırlar, belki de Allah
katında mazeretleri olur ümidiyle vazifelerini terk etmediler.
Sessiz
kalanlar:
Ne
günah işleyenlere karşı çıkıyor, ne de uyarılara kulak
veriyorlardı. “Ne uğraşıyorsunuz, Allah zaten onları helâk
edecek” diyerek tebliği terk etmeye çalıştılar. Bu grup,
kötülüğe doğrudan katkı yapmasa da sessizlikleriyle
günahın yayılmasına zemin hazırlamıştı.
Böyle bir imtihana tutulmalarının hikmeti neydi ?
Daha önceden de Allah’ın sınırlarını aşmayı alışkanlık hâline getirmişlerdi. Bu sebeple Allah Teâlâ, gizli kalan niyetlerini görünür kılacak, samimiyetlerini ortaya çıkaracak bir imtihana tabi tuttu.
Emr-i bi’l-ma‘rûf yapan salih kişiler, günah işleyenlerle aralarına bir sınır koymak zorunda kaldılar. Öyle ki, şehir adeta ikiye bölündü; günah işleyenlerle itaat edenler arasında bir sur oluşturuldu. Artık birbirlerini görmüyorlardı.
Zamanla, surun arkasından insan sesi duyulmamaya başladı, onları görmeseler de ocak yaktıklarında dumanlarını görür, gürültüleri de duyulurdu.Meraklarına yenik düşen bazı kişiler sura tırmandılar ve içeriye bakınca karşılaştıkları manzara dehşet vericiydi.Gördükleri, maymuna dönmüş akrabalarıydı. Bu maymun hâline gelmiş akrabaları, onları tanıyor ve yanlarına gelip hüzünle ağlıyorlardı.
(A‘râf 166) “Yine onlar, kendilerine yasaklanan şeyleri küstahça işlemeye devam edince, Biz de onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.”
Ashâb-ı Sebt’in azgınlığı ve itaatsizliği neticesinde, maymuna dönüşenler üç gün süreyle yaşadıktan sonra öldüler.