
3. Dünya Savaşı
Bugünün insanları,
geçmişte yaşanan büyük yıkımları tarih kitaplarından, belgesellerden ve
filmlerden öğrenmektedir. Ancak artık savaş, yalnızca geçmişe ait bir hatıra
değildir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte yıkımın anlık görüntülerine de
tanıklık ediyoruz: Yerle bir edilen şehirler, yurtlarından koparılan milyonlar
ve çocukların gözlerine yerleşen korku… Bu nedenle savaşın ne denli anlamsız ve
yıkıcı olduğu, önceki çağlara kıyasla çok daha açık biçimde görülmektedir.
İkinci Dünya
Savaşı’nın ardından kurulan yeni dünya düzeninin başlıca aktörleri Amerika
Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)
olmuştur. SSCB’nin Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı talep etmesi, ayrıca Boğazlar
üzerinde denetim istemesi, Türkiye’yi yönünü ABD’ye çevirmeye zorlamıştır.
Böylece iki kutuplu dünya düzeni ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. Berlin
Duvarı’nın yıkılmasıyla Sovyet bloğundaki ülkeler siyasi değişime gitmiş, SSCB
dağılmış ve dünya tek kutuplu bir yapıya evrilmiştir. Soğuk Savaş’ın galibi ABD
olmuştur.
Ulaşılması güç
anakarasıyla ABD, bugün hem barışın hem de savaşın gündemini belirleyen küresel
bir güç konumundadır. Dünyayı adeta tek bir şehir gibi yönetme arzusu, bu gücü
uzaya yöneltmiştir. İletişim, gözetim ve savunma artık gökyüzünde
şekillenmektedir. Yörüngedeki uydular sayesinde haberleşme ağları, istihbarat
faaliyetleri ve füze savunma sistemleri kontrol altına alınmış; dünya, uzaydan
yönetilen bir alana dönüşmüştür. Buna karşılık Rusya ve Çin gibi güçler de yeni
dünya düzenine uygun hamleler hazırlamaktadır.
Ve savaş…
ABD’nin şımarık çocuğu
olarak nitelendirilen İsrail, bölgesel istikrarsızlığı kendi çıkarına
dönüştürmekte ustalaşmıştır. “Vadedilmiş topraklar” hayali, iç savaşla yorgun
düşmüş komşusu Suriye üzerinden büyütülmek istenmiştir. Harabeye dönmüş
şehirler, savunmasız bırakılmış halklar ve sahipsiz topraklar bu planın
zeminini oluşturmuştur. Büyük şehirler füze yağmuruyla teslim alınacak, halk
yerinden edilecek ve yeni haritalar çizilecekti.
İsrail’in ilerleyişini
durdurmak adına, sözde barış gerekçesiyle büyük güçler ordularını bölgeye
göndermeye başlamıştır. Kimileri koruyucu, kimileri dengeleyici rol
üstlenmiştir. ABD, barışı sağlama iddiasıyla 50 bin askerle sahaya inerken;
Fransa ve İngiltere 20’şer bin askerle bölgeye konuşlanmıştır. Bu gelişmelere
kayıtsız kalamayan Türkiye ise 100 bin kişilik ordusuyla Suriye topraklarında
yer almıştır.
Ancak bu müdahale,
bölgesel güvenliği sağlamaktan çok İsrail’in askeri hamlelerine zemin
hazırlayan bir adım olarak algılanmıştır. NATO güçlerinin varlığı, Ortadoğu’da
yeni bir işgal dalgası olarak değerlendirilmiş ve Arap dünyasında derin bir
öfkeye yol açmıştır.
Soğuk Savaş’tan bu
yana Suriye’nin en önemli müttefiklerinden biri olan Rusya, Çin ile birlikte
Amerikan hegemonyasına karşı durmak amacıyla NATO üyesi Türkiye’ye savaş
açtığını dünyaya ilan etmiştir. Bu durum, NATO’nun “bir üyeye yapılan saldırı
tüm üyelere yapılmış sayılır” ilkesini içeren 5. maddesini gündeme getirmiştir.
Ancak ittifak içindeki siyasi bölünmüşlük, hızlı ve ortak bir karşılık
verilmesini zorlaştırmıştır.
Türkiye içinde de
toplum derin bir ayrışma yaşamıştır. Halkın bir kısmı Rusya ve Çin ile iş
birliği yaparak NATO’dan kopmasını savunurken, diğer kesim NATO ile birlikte
hareket edilmesini istemiştir. Bu süreçte Rusya ve Çin, Suriye’nin Lazkiye
Limanı’ndan 300 bin asker çıkararak çatışmayı genişletmiştir. Konvansiyonel
silahlarla başlayan savaş, kısa sürede bölgesel bir çatışmadan küresel bir
krize dönüşmüştür.
Kuzey Kore’nin ABD’nin
New York kentine yönelik füze saldırıları başlatmasıyla savaş, nükleer bir
boyut kazanmıştır. Dünya tarihinin en karanlık anlarından biri yaşanmış;
ülkeler birbirlerinin askeri üslerini ve havaalanlarını nükleer başlıklı
füzelerle hedef almıştır. Bu saldırılar yalnızca savaşan ülkeleri değil, tüm
insanlığı etkileyen bir felakete dönüşmüştür. Büyük göç dalgaları başlamış,
açlık ve kaos dünyayı sarmıştır.
İnsanlık, Gazze’de
yaşananları artık çok daha iyi anlamaktadır. Umutsuzluk içinde, Allah’tan bir
kurtarıcı göndermesini beklemektedir. Ve Allah’ın izniyle, Hz. Mehdi’nin
tekbiriyle silahlar susmuş; dünya, ilk kez gerçek bir sessizliğe uyanmıştır.