Serum Şişesi Hâlâ Başucumda

İnsan hayatı boyunca devamlı yeni
olaylar yaşıyor aşmak için elbette ki Rabbine koşmaya çalışıyor. Bazen bir
sözcük bir kelime bir şiir insanın içindeki duyguları Rabbim yardımıyla insanı
kendine getirerek o duygu ve hislerle hayata döndürüyor. Bir haftadır şeker
hastalığımdan dolayı hastahane de yatmamın sonucunda ne kadar istesem de
şiirde, kelime ve duygulardan eksik kalamadım… Hastane odasının beyazlığı bazen
insanı boğar. O kadar beyaz ki, sanki bütün renkler senden özür diler gibi
çekilmiş, geriye sadece sen kalmışsın: tenin, nefesin, içindeki fırtına ve
Rabbine uzanan sessiz çığlığın. Bir hafta oldu, yattığım yerden gökyüzünü bile
unutmaya başladım. Perdeler hep yarı kapalı, sanki dışarıdaki hayat bana fazla
parlak, fazla gürültülü, fazla sağlıklı geldiği için yasaklanmış gibi. Ama
tuhaf bir şey var: bedenim yoruldukça, damarımda dolaşan glikozla birlikte
ruhum da tuhaf bir açlıkla doluyor. Sanki şeker yükselirken değil, düştüğünde
daha çok hatırlıyorum kendimi. Düşerken… Evet, tam o anda. Şeker düşünce başım
dönüyor, ellerim titriyor, gözlerim kararıyor ama aynı anda içimde bir yer
aydınlanıyor. Sanki Rabbim “Dur” diyor. “Şu anda sadece bana bak. Başka hiçbir
şeye gücün yetmiyor zaten.”O “dur” anında kelimeler onunla akmaya başlıyor. Kâğıt
yok, kalem yok, telefonun ekranı bile gözüme batıyor. Ama yine de içimde dönüp
duran mısralar var. Bir dize yarım kalıyor, ötekiyle tamamlanmıyor, ama hepsi
aynı yere işaret ediyor: Sana. Bazen bir tek kelime yetiyor aslında… Hastane
yatağında insan kendini yeniden doğmuş gibi hissediyor bazen. Sanki eski ben, o
koşuşturan, plan yapan, öfkelenen, gülen ben biraz geride kaldı. Şimdi burada,
serumun damla damla akışını dinlerken, nefes alış verişimin bile bir lütuf
olduğunu idrak ediyorum. Her solukta “Elhamdülillah” diyorum, istemeden. Dilim
söylemese de içim söylüyor. Çünkü başka türlüsü yalan olur. Dün gece, tam
ışıklar söndükten sonra, karşı odadan bir teyzenin ağlaması geldi. İncecik,
çocuk gibi. O an anladım ki acıların da bir akrabalığı var. Hepimiz aynı
koridorda, aynı beyaz çarşafların altında, aynı Rabbe yalvarıyoruz. Kiminin
duası yüksek sesli, kiminin gözyaşı, kiminin sadece suskunluğu… Benimki galiba
en çok suskunluk... Ama o suskunluğun içinde bin tane şiir var. Şeker
hastalığım bana şunu öğretti: insan en çok düştüğü yerden tanır kendini.
Düşerken neyi tuttuğuna bakar. Benim elimde ne varmış meğer? Bir avuç kelime,
bir tutam dua, yarım kalmış birkaç mısra ve Sana giden kısa ama samimi bir yol var
Rabbim. Başka bir şey tutamamışım zaten. Tutmaya çalışsam da kayıp gidiyor
ellerimden. Mal mülk, makam mevki, yarınki planlar… Hepsi serum şişesi gibi:
asılı duruyor, damla damla gidiyor, bitiyor. Ama bitmeyen bir şey var: içimdeki
o küçük, inatçı, çocuk gibi ısrarcı his. Rabbime güvenim “Kalk” diyor. “Yine
yürüyeceksin.” “Yine seveceksin.” “Yine ağlayacaksın, yine güleceksin, yine
şiir yazacaksın.” O his, hastane yatağında bile bırakmıyor yakamı. Bazen
öfkeleniyorum ona. “Bırak artık” diyorum, “yorgunum.” Ama o gülüyor sanki.
“Yorgunluk da geçer” diyor, “ben geçmem.” Ve işte o an, tam o anda, gözyaşım
yastığa düşerken anlıyorum: bu hastalık belki de bir hediye. Kırık dökük bir
hediye, sivri kenarlı, acılı ama içinde bir ayna var. O aynada kendimi
görüyorum. Çıplak, zayıf, korkak, ama hâlâ seven, hâlâ umut eden, hâlâ Rabbine
sığınan bir ben... Ve o ben, yeterince güzel geliyor gözüme. İlk defa. Belki
yarın taburcu olurum, belki bir hafta daha sürer. Bilmiyorum. Ama şunu
biliyorum: dışarı çıktığımda, eskisi gibi koşmayacağım. Yavaş yürüyeceğim. Her
adımı hissedeceğim. Bir ağacın yaprağına, bir kedinin miyavlamasına, bir
çocuğun gülüşüne daha uzun bakacağım. Çünkü hepsi birer ayet... Ve ben, o ayetleri
okumayı yeniden öğreniyorum Rabbim…
Bana bu beyaz odada, bu damla damla akan serumda, bu titreyen ellerde bile
şiir yazmayı,
ağlamayı,
sevmeyi
ve en önemlisi
Sana sığınmayı öğrettin. Şükür ki düşecek kadar güçsüzüm.
Şükür ki düştüğüm yer Senin kucağındayım. İyi ki varsın.
İyi ki hâlâ buradayım.
İyi ki içimde hâlâ kelimeler yaşıyor. Şimdi biraz uyuyayım.
Ama rüyamda yine Seni arayayım.
Çünkü uyanıkken de, uyurken de ancak
Sana rastlıyorum.
Ve uyandım işte.
Sabahın ilk ışığı perdelerin arasından sızıyor, hem de ne sızma… Usul usul,
sanki izin isteyerek giriyor odaya. Hemşire yine geldi, “Günaydın” dedi, sesi
dün geceden daha yumuşak. Şekerimi ölçtü, “Düşmüş biraz, iyi bu” dedi. İyi bu…
İyi buymuş meğer. Düşmek iyiymiş.
Çünkü düşerken hatırlıyormuş insan neyin gerçek olduğunu. Bugün koridorda
yürüdüm biraz. İlk defa yatağın dışına çıktım öyle uzun uzun. Ayaklarım
titriyor hâlâ, ama olsun. Her adımda yerin soğuğunu hissediyorum terliklerin
altından. O soğuk bile güzel geliyor. Canlı olduğumu hatırlatıyor. Nasıl da
direniyor hayat… Nasıl da devam ediyor. Dönüp odama geldim, yatağa oturdum.
Elimde telefon yoktu, sadece başucumdaki su bardağı ve camın kenarına konmuş
minik bir sinek. Sinek de hasta gibiydi, kanadı kırık, bir ileri bir geri gidip
duruyordu. Ona baktım uzun uzun. “Sen de mi buradasın?” dedim içimden. “Sen de
mi Rabbine sığınıyorsun?” Sinek durdu sanki bana baktı. Sonra uçtu, pencereye
doğru. Camı göremediği halde çarpıp duruyordu.
Ben de öyle değil miyim?
Camı görüyorum ama geçemiyorum bazen. Çarpıp duruyorum aynı yere. Aynı
hastalığa, aynı korkuya, aynı yorgunluğa. Ama bugün farklı bir şey hissettim.
Çarpmanın da bir duası varmış meğer.
Her çarpışta “Ya Rabbi” diyormuş içim.
Her düşüşte “Kaldır beni” diyormuş.
Her titreyişte “Sen varsın” diyormuşum. Belki taburcu olunca bu odayı
özleyeceğim.
Tuhaf değil mi?
Bu beyazlığı, bu sessizliği, bu zorunlu duruşu…
Çünkü burada öğrendim en büyük dersi:
Hayat acele etmeyi sevmiyor.
Hayat beklemeyi seviyor.
Beklerken sevmeyi, beklerken şükretmeyi, beklerken Rabbine yakınlaşmayı. Şimdi
yine uzandım yatağa.
Serum şişesi hâlâ başucumda, damlalar hâlâ düşüyor.
Ama bu sefer düşüşü korkuyla değil, teslimiyetle izliyorum.
Her damla bir tespih gibi.
Her damla bir “Estağfurullah” gibi.
Her damla bir “Elhamdülillah” gibi. Rabbim… Bana bu hasta yatağında bile
hayatı yeniden sevmeyi öğrettin.
Bana acının bile bir lütuf olabileceğini gösterdin.
Bana kelimelerin hâlâ kanadını kırılmadan uçurabildiğini hatırlattın. Şimdi
gözlerimi kapıyorum.
Ama bu sefer korkmuyorum karanlıktan.
Çünkü biliyorum:
Karanlığın da bir ışığı var.
Ve o ışık Sensin. Ve senin o ilk cümlelerinle başlayan bu yazı, hâlâ bitmedi.
Çünkü sen varsın ve hâlâ nefes aldırtıyorsun, hâlâ kelimeler içinden taşıtıyorsun.
Elhamdülillah, çok şükür Rabbim.
Mehmet Aluç