Meddah Kayıp Sofra -1-

 Erol Günaydının Meddah Gösterisi izle TRTMustafa Münir Özkul (15 Ağustos 1925, İstanbul - 5 Ocak 2018, İstanbul),  Türk meddâh, tiyatro ve sinema oyuncusu, devlet sanatçısı.[, Münir Özkul,  İstanbul Erkek Lisesi'nden mezun oldu. Sanat hayatına ...

Meddah eskiden siyah beyaz küçük ekran TV’de izlerken o (Münir Özkul’du o, değil mi? Ya da Erol Günaydın’ın anlattığı hikâyeler… İsimler karışıyor artık, ama sesleri hâlâ kulakta) neşeyle akşam iftardan sonra TV başında mahalleli olarak ayrılmazdık. İftar topu atılır atılmaz, ya da ezan sesi kesilir kesilmez, herkes koşardı o tek kanallı kutunun karşısına. Salonun ortasına serilen minderler, yere yayılmış battaniyeler, annemin “susun da duyun” diye tembihlediği çocuklar, babamın elinde tespih, tıkır tıkır çektiği… Hepimiz oradaydık. Komşu teyze kapıyı çalardı “çocuklar uyudu mu?” diye, sonra içeri girer, ayakkabılarını çıkarmadan mindere çökerdi. “Meddah başlıyor mu?” derdi. Başlardı. Ekran karanlık başlar, sonra o beyaz çizgiler iner iner, görüntü yavaş yavaş otururdu. Siyah-beyaz, ama o kadar canlı ki… Meddah sahneye çıkar, elinde sopası, mendili omzunda, “Hikâye-i âlemden bir destan-ı garip” diye başlar söze. Bizim evde herkes susar, nefesler tutulurdu. Komşu amca piposunu yakar, dumanı üflerken gözleri ekrana kilitlenir. “Bak hele şu adama, nasıl da oynatıyor ağzını” derdi gülerek. Çocuklar diz dize oturur, en ufak bir kıpırdanmada “sus!” diye fısıldanırdı. Çünkü o adam ekranda yalnız değildi; o bizim mahallemizin sesiydi, eski Ramazanların sesiydi. Şaklabanlık yapar, güldürür, sonra birden ciddileşir, gözleri dolar, biz de dolarız. Ağlarız bazen, utanırız ağladığımızı göstermemek için başımızı çeviririz. Ama kimse fark etmez, çünkü herkesin gözü yaşlı.O küçük ekranın başında, iftarın gazı hâlâ midede, çaylar demlenir, bardaklar tıngırdar. Annem “biraz daha şeker koyayım mı?” diye sorar, kimse cevap vermez, çünkü hikâye dorukta. Meddah’ın sopası yere vurur, “pıt!” diye bir ses gelir ekrandan, bizde de kalp atışı hızlanır. Dışarıda mahalle sessiz, sadece arada bir köpek havlaması, ya da uzaktan bir motor sesi. Ama içeride hayat var. Gerçek hayat. O siyah-beyaz kutunun içinde.Bazen elektrik kesilirdi. Tam en heyecanlı yerde. Ekran kararır, salon kararır. “Aman Allah’ım” derdi annem. Babam kalkar, kibrit çakar, gaz lambasını yakardı. Işık titrek titrek yanar, yüzlerimiz sarı-turuncu olurdu. “Devam edecek mi?” diye sorardık birbirimize. Sonra elektrik gelirdi yine. Televizyon cızırdar, görüntü geri döner. Meddah hâlâ oradadır, hikâyeye kaldığı yerden devam eder. Sanki kesinti olmamış gibi. Biz de öyle yapardık; hayatımızdaki kesintileri, acıları, özlemleri… Sanki olmamış gibi devam ederdik. O meddahın anlattığı hikayeler bitmezdi aslında. Bazen aynı hikâye haftalar sürerdi. Biz de haftalarca beklerdik. Okuldan gelir gelmez “bugün ne olacak?” diye sorardık. Komşular arasında dedikodu olurdu: “Dün meddahta ne dedi biliyor musun?” “Hani o adamın karısı…” diye. Sanki gerçekmiş gibi konuşurduk. Çünkü o hikâyeler bizim hikâyelerimizdi. Mahallemizin, sokağımızın, çocukluğumuzun. Şimdi düşünüyorum da… O küçük ekranın başında geçirdiğimiz o akşamlar, belki de en çok özlediğim şey. Çünkü o zamanlar yalnız değildik. Televizyon bir kutuydu ama bizi birleştiren bir şeydi. İftar sonrası aynı anda aynı kahkahayı atardık, aynı anda aynı gözyaşını silerdik. Şimdi herkes kendi ekranında, kendi kulaklığında. Mahalle dağıldı, komşular uzaklaştı, televizyonlar renkli ama yalnızlık daha koyu. Ama hâlâ, bazı geceler, eski bir video buluyorum YouTube’da. Münir Özkul’un meddahlığını, Erol Günaydın’ın taklidini… Tıklıyorum. Ekran kararıyor önce, sonra beyaz çizgiler iniyor. O tanıdık ses geliyor: “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…” Gözlerim doluyor yine. Ama bu sefer ağlamıyorum. Sadece gülümsüyorum. Çünkü biliyorum, o ses hâlâ orada. O siyah-beyaz kutunun içinde, iftar sonrası mahallemizin sıcaklığında. Ve belki de bir gün, yine bir Ramazan akşamı, birileri aynı şeyi yapacak. Küçük bir ekranın başına toplanacak. Meddah başlayacak anlatmaya. Ve o zaman, belki o eski neşe geri gelecek. Birazcık olsun. Şimdi balkonda oturuyorum yine. Rüzgâr aynı rüzgâr. Kahve soğudu. Ama içimde o eski TV’nin cızırtısı var hâlâ. “Susun da duyun” diyor biri içimden. Ve ben susuyorum. Dinliyorum. Sen de dinle istersen.
O eski meddahın sesini.
Belki hâlâ bir yerlerde anlatıyordur.
Bizim için.
Mahalleli olarak.

 

Meddah (perdeyi açar gibi, sopasını vurur, peşkiri omzuna atar, sesini değiştirerek başlar):Ey ahali, ey cemaat-ı mübarek olsun Ramazanınız.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
Filozofun biri demiş ya: "Ramazan sabır ayıdır!"
Ama bizim hikâyemizdeki adam, sabırdan anlayan değil, midenin efendisiymiş! Adı mı? Bekçi Hamdi!
Mahallenin bekçisi, ama bekçilikten ziyade iftar sofrası bekçisi!
Her Ramazan, "Bu gece kimde iftar var?" diye kulak kabartır,
Kapı kapı dolaşır, "Komşu, bir tabak çorba fazla mı geldi?" diye sorar!
Ama bu yıl işler değişmiş, çünkü iftar sofrası... Kaybolmuş! Bir akşam, iftar vakti yaklaşmış.
Hilal gökte, ezan okunmak üzere.
Hamdi Efendi evine döner, kapıyı açar:
Aman Allah'ım! Sofrada ne var ne yok?
Pilav yok, kebap yok, güllaç yok, hurma yok!
Yalnız bir tabak zeytin, o da çekirdekleri dökülmüş! Hamdi bağırır: "Kim çaldı lan benim iftarımı?"
Koşar komşuya, "Ulan Ahmet Ağa, sen mi aldın pilavı?"
Ahmet Ağa güler: "Hamdi, ben oruçluyum, pilavı ne yapayım?
Ama dün gece rüyamda pilav gördüm, üstüne yoğurt döktüm, oh mis!" Hamdi sinirlenir: "Rüya mı? Rüyada yedin, gerçekte benim pilavım uçtu!"
Sonra gider fırına: "Usta, pide nerde? Susamlı, sıcacık pide!"
Fırıncı der ki: "Hamdi Efendi, pideyi verdim sana, unuttun mu?
Sen 'Biraz bekle, sahurda yerim' dedin, ben de koydum torbaya!" Hamdi şaşırır: "Sahur mu? Ben sahurda su içerim, pideyi ne yapayım?"
Ama torbaya bakar: İçinde pide yok, yalnız bir mendil!
Mendil konuşur gibi: "Ey Hamdi, ben senin mendilinim,
Her iftarda ağzını silersin, ama bu yıl ağzın açık kaldı!" Derken, mahallenin yetimi Küçük Ali koşar gelir:
"Amca Hamdi, iftarın kayıp mı? Bizim evde sofra kurduk,
Ama babam hasta, yemek pişiremedik.
Bir tabak çorba verseler, dua ederiz!" Hamdi durur, bir bakar çocuğun gözlerine.
İçinden bir ses: "Hamdi, Ramazan sabır ayı, paylaşma ayı!"
Ama midenin sesi daha yüksek: "Sus be ses, açlıktan geberiyoruz!" Tam o sırada, komşular toplanır:
"Haydi Hamdi, senin iftar kayıp diye mahalleyi ayağa kaldırdın!"
Bir bakarlar: Sofrası aslında komşunun kapısına taşınmış!
Kim taşımış? Davulcu!
Davulcu demiş ki: "Bahşiş vermedin diye iftarını aldım,
Ama şimdi pişman oldum, getiriyorum geri!" Hamdi güler: "Ulan davulcu, bahşiş yerine dua versem olmaz mı?"
Davulcu: "Olur olur, ama dua ederken pilavı unutma!" Sonunda herkes sofraya oturur.
Hamdi der ki: "Ey ahali, anladım ki Ramazan'da asıl açlık mide değil, gönül açlığı!
Paylaşmayınca iftar olmaz, dua olmayınca bereket olmaz!" Çocuk Ali bir tabak çorba alır, "Allah razı olsun amca!" der.
Hamdi'nin gözleri dolar: "Âmin yavrum, âmin...
Bu Ramazan, midem değil, gönlüm doydu!" Meddah sopasını vurur, peşkiri sallar:
Hikâye burada biter, ibret burada kalır!
Ramazanınız bereketli, sofralarınız dolu,
Yanlış anlamalarınız komik, dualarınız kabul olsun!
Aminnnn! Ey cemaat, beğendiniz mi? Vesselam.

Mehmet Aluç


( Meddah Kayıp Sofra -1- başlıklı yazı kul mehmet tarafından 28.02.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu