Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 19.03.2026
Gece
yarısı mutfağın ışığını açmadan, buzdolabının donuk beyazlığına bakarken
buluyorsun kendini. Elinde tuttuğun bardağı masaya bırakırken çıkan tok ses,
evin içindeki tüm sessizliği bir bıçak gibi bölüyor. Duvardaki saatin akrebiyle
yelkovanı her saniye bir çemberi tamamlıyor ama sen olduğun yerde sayıyorsun
sanki. Yüzündeki yorgunluğu avuçlarınla silmeye çalışırken, aslında hiçbir yere
gidilemediğini, her kapının aynı boşluğa açıldığını yüzleşme vakti geldiğinde anlıyorsun.
Ne kaçabiliyorsun bu döngüden ne de durdurabiliyorsun; sadece karanlık
mutfakta, kendi nefesinin sesini dinleyerek çemberin tam ortasında öylece
duruyorsun.
Çok
genç yaşlarımda hep "acıya borcumu ödedim" der dururdum. Zamanla anladım
ki, aslında kimsenin acıya ödenecek bir borcu yokmuş. Zira acı; çekmemiz gereken bir yükümlülük değil asla. Kendimize yaptığımız haksızlığı, kimselerin gücü yetmez bize
yapmaya değil mi? Biz kendimize acıdıkça,
hayatın zaten dik olan yokuşlarını çok daha zorlaştırıyoruz.
Hayat bir döngü… Tıpkı bir çembere benziyor. Dönüp dolaşıp
aynı sarsıcı noktaya geliyoruz her birimiz. Herkes
doğuyor, herkes büyüyor, herkes yaşlanıyor ve herkes kaçınılmaz sonu tadıyor.
Yaşadıklarımız, her ne kadar farklı maskeler taksa da
özünde birbirine çok benziyor. Sonuç tam olarak
şu: hepimiz üzerimize düşeni yaşıyoruz.
Etkilendiğim bir söz vardır; der ki: "İnsan üç kere
doğarmış. İlki annesinden, on sekizinde tercihlerinden, kırkında
hatalarından…".
Bu sözün göğüs kafesinde yarattığı ağırlığı
kavrayabilmek için, heybeye yığınla tecrübe ve biraz da kırgınlık biriktirmek
gerekiyor. Gençliğin deli fişek çağlarında
yaptığımız seçimlerin; okuduğumuz okulun, seçtiğimiz mesleğin ya da elini
tuttuğumuz insanın bedelini bazen ömür boyu, sessiz sedasız ödüyoruz. Doğru tercihler yaşam kalitemizi yükseltirken, yanlış
olanlar bir dolu pişmanlığın gölgesini bırakıyor ardımızda.
Kırklı yaşların eşiğine vardığımızda, geriye dönüp bakınca
heybemizde tecrübe biriktiğini görüyoruz ancak buna rağmen hâlâ tökezliyoruz. Ve ne yazık ki,
kırkından sonra yapılan hataların enkazını kaldırmak için bazen ne yeterli
zaman ne de derman bulabiliyoruz. Hayatın
anlamını sorguladığımızda, herkesin yarası neredeyse oradan bir cevap alıyoruz.
Biz aslında en çok kendimizde olmayanı,
ulaşamadığımızı hayatın merkezine koyup bu arayışa "anlam" diyoruz;
belki de bütün yanılgımız burada başlıyor. Yani paramız yoksa para,
evladımız yoksa çocuk, hayat arkadaşımız yoksa eş, sağlığımız yoksa sağlık
hayatın anlamı oluveriyor.
Kalplerimiz yorgun, hem de çok yorgun. Bu yorgunluğun
farkına bile varamadan, nefes nefese yaşamı tüketiyoruz. Felsefenin derin dehlizlerinde de durum pek farklı değil.
Kimi daha çok öğrenmenin ışığında arıyor anlamı, kimi
iyi olmanın huzurunda, kimi ise en basit haliyle yaşamanın yalınlığında.
Bazıları anlık zevklerin peşinde koşarken, bazıları
mantığın soğuk kanatları altına sığınıp canı yanmasın istiyor. Bazısı ise hayatın hiçbir anlamı olmadığını, her şeyin koca
bir boşluktan ibaret olduğunu savunuyor.
Çemberin daraldığı ya da genişlediği, hızlandığı ya da
yavaşladığı mevsimlerden geçiyoruz.
Değişmeyen hiçbir şey kalmıyor aslında; değerlerimiz,
bizi biz yapanlar, sevdiklerimiz ve hatta nefretlerimiz bile başkalaşıyor.
Çünkü her gün, bir öncekine veda edip yeni bir sayfa
açıyoruz. Ne var ki çemberin kendisi hiç
değişmiyor; biz tam ortasındayız ve oradan çıkma şansımız yok.
Öyleyse bu çemberi büyütmenin, dar alanları daha renkli hale
getirmenin yollarını keşfetmeliyiz.
Bu yol meşakkatli ve yorucu olabilir. Ama unutulmamalıdır ki; mutluluğa giden bir yol yoktur,
çünkü mutluluğun kendisi yoldur. Hayatı
anlamlandırarak, sadece kendin için değil, etrafına da o ışığı vererek yaşamak;
bana göre insanın sırtındaki en asil görevdir, sadece bir tercih değil…
O halde vazgeçmeden, özgürce, onurluca ve hepsinden önemlisi
yüreklice kendimiz olarak kalmalıyız. Bırakın çember dönmeye devam etsin.
Durduğu an zaten hayat da durmuş olacak.
Aşk ile eyvallah.
Derya
Deniz DİNÇ