Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 25.03.2026
Vaktiyle
bir kadın, göğsündeki dinmek bilmeyen boşluğu susturmak için şehrin en ışıltılı
pazar yerine gitmiş. Orada herkes birbirine parıltılı cam küreler satıyor,
"Bunu alırsan eksikliğin biter," diyormuş. Kadın en büyüğünü, en
ışıklı olanını seçmiş; avucunda tuttuğu an camın sahte serinliğinin sızısını
dindireceğine inanmış. Ama cam küre avucunun içinde ısındıkça, kadının içindeki
boşluk daha da büyümüş, genişlemiş; sanki yuttukça acıkan bir dev yerleşmiş yüreğine.
Bir gün fırtınada titreyen bir çocuk görmüş. Hırkasını çocuğun omzuna bıraktığı
sessiz geceye kadar, ne yapsa boşluğu doyuramamış. O gece, elleri boşaldığında
ama yüreği bir başkasının nefesiyle ısındığında anlamış; bazen eksilmek,
aslında en büyük tamamlanmaymış.
Hepimiz
modern zamanın pırıltılı sahnesinde, kapitalist dünyanın kurduğu kocaman bir
tiyatronun başrol oyuncularıyız artık. Bize mutluluğun satın alınabilir bir
dekor, vitrinlerden toplanabilir bir eşya olduğu fısıldanıyor her köşe başında.
Durmadan yeni hazlar, yeni paketler, yeni unvanlar istiyoruz. Çünkü sistem,
bizi bitmek bilmeyen bir iştahın kölesi kıldı. Oysa bu sahnede iki farklı ses
yankılanıyor içimizde: Biri, beynimizdeki hırslı ve gürültücü işçi; yani
dopamin. O işçi durmadan "Al!" diye bağırıyor. "Daha fazlasını
al, daha hızlı yaşa, daha çok alkış topla!" O bağırdıkça biz parladığımızı
sanıyoruz ama aslında her yeni parıltıyla biraz daha sönüyoruz. Çünkü dopaminin
ateşi yakıcıdır; ruhu bir anlık heyecanla kavurur ve geriye sadece daha
fazlasını isteyen huysuz bir açlık bırakır.
Diğer
ses ise ruhun en kuytu, en sakin köşesinde bekleyen şefkatli anne; yani
serotonindir. O, dopaminin gürültüsünden yorulan kalbimize fısıltıyla
"Ver!" der. "Bölüş, bir cana dokun,serin pınarda yorgunluğunu
dindir." Serotonin, biriktirilen eşyaların değil, dokunulan kalplerin
dilini konuşur. Kapitalist düzen bizi hırslı işçinin peşinde nefes nefese
koşturarak yalnızlığa mahkûm ederken; biz şefkatli annenin sessiz, deruni
şefkatini, paylaşılan sessiz huzuru unutuyoruz. Vitrinlerin sahte ışıkları
gözümüzü boyadıkça, kendi sükûnetimize giden yolu kaybediyoruz.
Ünlü
düşünür Zygmunt Bauman bu trajediyi ne güzel özetler: "Tüketim toplumu,
üyelerini sürekli olarak her an mutlu olmaya zorlar; ancak bu mutluluk vaadi,
peşinden koşulan hazzın hiçbir zaman tam anlamıyla doyurulmaması üzerine
kuruludur." Bizler, sahip olduğumuz nesnelerin toplamı olduğumuza
inandırıldık. Oysa insan, sadece paylaştığı acılar ve sevinçlerle gerçek bir
varlık kazanır. Biriktirdiğimiz her şey aslında bizi biraz daha ağırlaştırıyor,
oysa bölüştüğümüz her lokma bizi ağır yüklerden kurtarıp hafifletiyor.
Şimdi gürültülü
sahnelerden inip, kendi içimizdeki derin sükûnete dönme vaktidir. Hayat,
biriktirdiğimiz nesnelerin cansız yığını değil, dokunduğumuz kalplerin canlı
yankısıdır. Anlık parlayıp sönen hazlar birer kibrit çöpü gibidir; sadece
parmaklarımızı yakar. Gerçek mutluluk ise karanlık gecede yol gösteren sönmez
fenerdir. Gün çekilip de perdeler kapandığında, alkışlar sustuğunda ve biz
büyük sessizlikle baş başa kaldığımızda; elimizde kalan tükettiğimiz süslü
paketlerin boşluğu olmayacak.
O an
geldiğinde bizi teselli edecek olan tek şey; birinin gözyaşını silerken parmak
uçlarımıza bulaşan merhamet, paylaşılan sessiz mutluluk ve alınan derin nefes
olacaktır. Unutmamalıyız ki, kâinatta paylaşılınca eksilmeyen, aksine
paylaşıldıkça devleşen ve çoğalan tek duygu mutluluktur. Gerisi sadece sahnede
unutulmuş, tozlu birer dekordur.
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ
Yazarın
Önceki Yazısı