Gazze Gelincik Tarlasında Acının Sürekliliği
2024’ün
ağır, is kokan sabahlarından biriydi. Gazze’de güneş, sanki utandığından
bulutların arkasına saklanmış gibi solgun doğuyordu. On yaşındaki Ömer,
yıkılmış evlerinin enkazı arasında, dünyanın en değerli hazinesini bulmuş gibi
bir parça naylon poşet ve birkaç çıta parçasını sıkıca tutuyordu. Ömer’in bir
hayali vardı: Bir uçurtma yapmak. Ama bu sıradan bir uçurtma olmayacaktı.
"Neden
gökyüzünü izliyorsun evladım?" diye sordu dedesi, titreyen elleriyle bir köşede
tespih çekerken.
Ömer,
gökyüzündeki gri dumanlara, vızıldayarak geçen insansız araçlara baktı.
"Dede," dedi sesi, "Yukarıdakiler aşağıya hep ölüm atıyorlar.
Belki de bizi sadece bu gri renkle tanıyorlar. Eğer ben gökyüzüne rengârenk bir
uçurtma gönderirsem, orada bir yerlerde bizim de yaşadığımızı, bizim de çocuk
olduğumuzu hatırlarlar, değil mi?"
Ömer
uçurtmasını yaptı. Üzerine evde bulabildiği tek renkli şeyle, annesinin eski
kırmızı eşarbından kestiği bir parçayı bağladı. Uçurtmanın kuyruğuna ise babasının
hiç bitiremediği o son mektubun boş sayfasını ekledi. Sayfada sadece şu
yazıyordu: "Biz buradayız."
Ertesi
gün rüzgâr sertleştiğinde, Ömer enkaz yığınlarının en tepesine çıktı. Tozlu
ayaklarıyla dengesini koruyarak uçurtmasını rüzgâra bıraktı. O an mucizevi bir
şey oldu; gri gökyüzünde kırmızı bir leke belirdi. Bir uçurtma; o devasa çelik
kuşların, ölüm kusan dronların arasında bir gelincik gibi süzülmeye başladı.
Haftalardır sığınaklarda bekleyen gözler, ilk kez yukarıya bakarken korkmadı. O
kırmızı uçurtma dalgalandıkça, çocukların kalbindeki taş kesilmiş korku yerini
cılız bir umuda bıraktı.
O akşam
bir roket sesiyle sarsıldı mahalle. Ömer’in uçurtması, vurulan bir binadan
yükselen alevlerin arasında yanarak yere düştü. Ertesi sabah uçurtmanın düştüğü
yerde Ömer yoktu. Sadece yanmış bir naylon parçası ve o mektubun rüzgârda
savrulan külü kalmıştı. Ancak o günden sonra bir şey değişti: Gazze’nin dört
bir yanındaki enkazların üzerinden, her sabah yeni uçurtmalar yükselmeye
başladı. Çünkü biliyorlardı; uçurtmalar vurulsa da, gökyüzüne bakma cesareti
asla ölmezdi.
Bundan
tam on dört yıl önce, 2012’de bir fotoğraf görmüştüm. Yüreğimdeki ateşi
gözyaşlarımla söndürememiş, “Ey İnsanlar!” diye haykırmıştım boşluğa. O
günlerde bir kız çocuğu, yetimhane bahçesine tebeşirle bir anne figürü çizmiş
ve ayakkabılarını çıkarıp o taş soğuk resmin kucağına kıvrılmıştı. Şefkate, ana
kucağının sonsuz güvenine öyle muhtaçtı ki; tebeşirden bile olsa annesine
hürmetinden ayakkabılarını dışarıda bırakmıştı.
O yıl
"Gelincik Tarlası" isimli bir deneme yazmıştım. Zaman her şeyin
ilacıdır diyenlere sakın ola inanmayın; Gazze için zaman, sadece acının sıradanlaştığı
ve sessizliğin kurumsallaştığı bir kronometre oldu. 2012 yılında bir çocuğun
tebeşirle çizdiği anne figürüne duyduğu o saf hürmetten, 2026’nın organize
kötülük çağına uzanan bir yüzleşme bu. On dört yıllık bir acıyı bugünün
aynasına tutuyorum ve hepimize sarsıcı o soruyu yeniden soruyorum: İnsanlığımız
bu enkazın neresinde kaldı?
Şimdi
yıl 2026... Takvimler değişti ama Gazze’nin göğündeki o kara bulutlar bir türlü
dağılmadı. On dört yıl önce "Çocukları küçük kurşunlarla öldürürler değil
mi anne?" diye soran masumiyet, bugün artık devasa bombaların, yapay
zekâlı insansız teknolojilerin ve dünyanın derinleşen vurdumduymazlığının
kucağında can çekişiyor.
Burada
karşı karşıya olduğumuz şey, sadece bir savaşın talihsiz sonuçları değil; milim
milim hesaplanmış bir "organize kötülük" düzeneğidir. 2012'den
bu yana geçen zamanda bu kötülük, sadece silahlarla değil; hukuku çiğneyen
yerleşim birimleriyle, gıdayı ve suyu birer silaha dönüştüren kuşatma
stratejileriyle kurumsallaştı. O gün tebeşirle anne çizen o küçük kız, eğer
yaşıyorsa bugün bir yetişkin; ama muhtemelen kucağında kendi evladının
cenazesiyle, İsrail ve A.B.D.’nin savunma hakkı adı altında meşrulaştırdığı bir
enkazın başında bekliyor.
Biz
sadece insanlığımızı kaybetmedik; biz insanlığın sessizce ölmesine, bu organize
zulmün her gün yeni bir versiyonuyla önümüze servis edilmesine alışma felaketine uğradık. İnternet üzerinden
vatanperverlik taslayan sahtelik, yerini artık soykırımı canlı yayında izleyip
de parmağını bile kıpırdatmayan bir küresel seyirci toplumuna bıraktı. Bu,
siyasetin en kirli hali; kötülüğün bürokratikleşmiş, uluslararası anlaşmaların
arkasına saklanmış halidir.
Bir
zamanlar "Gelincik Tarlasında" el ele koşması gereken çocuklar, bugün
gelinciklerin kırmızısını çiçeklerde değil, sokaklardaki masum kanında
görüyorlar. Ey sağcılar, ey solcular, ey inananlar ve ey vicdan sahipleri!
2012'de sorduğum soru 2026'nın yankısıyla geri dönüyor: NEREDESİNİZ?
Tebeşirle
çizilen anne resmine basmaya kıyamayan o çocuğun nezaketi, bugün dünyayı
yönetenlerin hırsları ve stratejik ortaklık kılıfına uydurulan zulümler altında
ezildi. Ben hala o çocuğun önünde diz çökmüş ağlıyorum. Ben hala, ayakkabılarını
çıkarıp bir hayale sığınan masumiyetin karşısında, bu organize kötülüğe engel
olamayan insanlıktan utanıyorum.
Zaman
geçti, acı değişmedi; aksine daha teknolojik, daha yasal ve daha soğukkanlı
hale geldi. Kazandığınız her ne varsa, o küçük kızın tebeşirden annesinin
kucağındaki sükûneti kadar bile değerli değil. Lanet olsun bu kötülüğe…
Siyasetin en
kirli hali, uluslararası anlaşmaların ve stratejik ortaklıkların arkasına saklanmış
bu bürokratik kötülüktür. 2012'de sorduğum "Neredesiniz?" sorusu,
bugün 2026'nın sağır sessizliğinde yankılanıp duruyor. Kazandığınız her ne
varsa; o küçük kızın, üzerine basmaya kıyamadığı tebeşirden annesinin
kucağındaki kutsal sükûnet kadar bile değerli değil. Tebeşir tozunun masumiyeti
elbet bir gün bu organize karanlığı boğacaktır; ancak o gün geldiğinde, bu
sessizliğin utancını taşıyacak bir yüzünüz kalmayacak.
Sahi, siz hala
iyi misiniz?
Aşk ile eyvallah...
Derya Deniz DİNÇ
- Yorumlar 16
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.