Kendi Yangınında Üşümek
"Ben
kimin acısını çalıyorum?" İnsan, hayatın engebeli,
tozlu yollarında nefes nefese ilerlerken durup bu soruyu sormalı kendine.
Evet, çalmak diyorum... Bir yetişkinin kendi payına
düşen ham sancıyı çekmesine mani olmak, aslında onun olgunlaşma hakkını sinsice
elinden almaktır. Anneannem derdi ki; "Neren
acırsa canın oradadır." Lakin o can, sadece
senin göğüs kafesine aittir. Bir başkasının hatta canından kopup gelen
evladının yerine bile soluklanamazsın, onun tutacağı yasın üzerine kendi
gölgeni düşüremezsin.
Eğer acı onun hayatının bir parçasıysa, enkazın altından kendi
tırnaklarıyla kazıyarak çıkmak zorundadır. Toplumun kutsal saydığı, her yeri
örten aşırı şefkat perdelerini araladığımızda karşımıza çıkan şey, aslında ruhu
kötürüm bırakan bir prangadır. Zihnimiz
evlatlarımızı ilk doğduklarındaki çaresiz ve muhtaç bakışlarıyla donduruyor
hafızamızda. Elli yaşına da gelseler büyüdüklerini bir türlü kabullenemiyoruz.
Onları bize hep mecbur sanmak, aslında kendi
içimizdeki "vazgeçilmez olma"
açlığını beslemekten başka nedir ki? Bu durum, bir canın serpilip kendi
yoluna gitmesi karşısında duyulan ilkel korkunun yansımasıdır. Zihin, sunduğu her
fedakârlığı bir mülkiyet hakkı sanmaya başladığında, aslında karşısındakini
değil, kendi geçmişini putlaştırmaya başlar. Artık kendine muhtaç olmayan bir
varlık karşısında; insanın hissettiği boşluk duygusu, emeklerinin ziyanı değil;
kendi varlık nedenini bir başkasının bağımlılığına bağlamış olmanın
trajedisidir.
Yetişkin çocuklarımın yükünü bir ömür sırtımda taşımaya
kendimi mecbur hissetmiyorum diyebilmek, onlara duyulan en deruni, en dürüst
saygıdır. "Sen bir bireysin ve kendi yıkımının küllerinden yeniden
doğacak güce sahipsin," diyebilme cesaretidir bu. Oscar Wilde bir noktayı işaret eder: "Dünyada sadece
iki trajedi vardır: Biri istediğini elde edememek, diğeri ise elde
etmektir." İnsan çok arzuladığı sonsuz mülkiyeti elde ettiğini
sandığında, aslında en büyük trajedisine adım atar; çünkü
elde edilen her şey, bir gün gitmeye mahkûmdur. İşte tam burada yok sayma, silebilme gücü devreye girmelidir.
Biten bir hikâyenin arkasından ağıt yakmak, gidenin hayaline
secde etmekten farksızdır.
Karar verilmiş, hüküm kesinleşmişse; geriye kalan her
saniye hayattan çalınan beyhude bir zamandır. Bir evliliğin enkazı ya da
bir dostun sessiz gidişi; Gazze’de topyekûn yok olan devasa
hayatların yanında ne kadar sığ, ne kadar geçicidir aslında. Biliyorum, ateş düştüğü yeri yakar diyerek itiraz
ediyorsunuz. Lakin biz, dünyanın öbür ucundaki kocaman
kıyameti göremeyecek kadar kendi kabuğumuza çekildiğimizde, aslında en büyük
üşümeyi yaşıyoruz.
Kendi kurduğumuz fildişi mabedin dervişi olup, müridi olmayan kaskatı
yalnızlığı seçmek yerine; hayatın çıplak ve sert gerçekliğiyle el sıkışmak
gerekir. Acı uzun yaşanmaz; acı, idrak edildiği an biter. Kendi avucumuzdaki küllere ağlamayı bıraktığımızda, dünyanın
öbür ucundaki asıl ateşi görecek yer açılır kalbimizde. Evladının elini bırakmak onu terk etmek değil, ona kendi
gücünü miras bırakmaktır. Çünkü her ruh, kendi
enkazından kendi elleriyle çıkacak kadar mağrur ve güçlüdür.
Asıl
trajedi, dışarıdaki büyük yangınları bir kenara bırakıp, insanın seçimleriyle
ya da iradesi dışında yarattığı küçük ve sığ kederlerin gölgesinde, kendi
yangınında üşümek zorunda kalmasıdır.
Aşk ile eyvallah
Derya Deniz DİNÇ
- Yorumlar 10
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.