Bir zamanlar, uzak diyarların birinde, aynalara küsmüş bir derviş yaşarmış. Köylüler ona gelip "Bize kendini anlat," dediklerinde, derviş cebinden bir avuç toprak çıkarır, sonra gökyüzünü işaret edermiş. "Ben," dermiş, "şu toprağın sadakati ile şu göğün belirsizliği arasında sıkışmış bir nefesim. Ne toprağın dilsizliği kadar dilsizim, ne göğün sonsuzluğu kadar hür." Kendini anlatmanın, bir başkasını övmekten daha zor olduğunu bilirmiş; çünkü insan kendini anlatırken ya kibrin uçurumuna yuvarlanır ya da tevazuun karanlığında kaybolurmuş. Derviş sadece durur, rüzgârın teninde bıraktığı sızıyı anlatırmış. Kendimi anlatmak, puslu bir sabah vakti kendi gölgemle el sıkışmak gibi. İnsan, kendi hikâyesinin hem yazarı hem de en amansız eleştirmeni olunca, kelimeler boğazında düğümleniyor. 11 Eylül 1970’te Kırıkkale’nin kendine has bozkır kokusunda dünyaya gözlerimi açtığımda, hayatın bana hazırladığı engebeli yollardan habersizdim. Hacettepe Üniversitesi’nin koridorlarında adımlarken, cebimde sadece kitaplar ve dünyayı anlama telaşı vardı. O günlerden bugüne değişmeyen tek şey, cehaletin gürültülü zaferlerine karşı duyduğum sessiz keder oldu. Bir öğretmen olarak ömrümü, cahilin yenilmediği ama cehaletin erdemle geriletilebileceği inancına yasladım. Hayat, bana başarılardan çok sızıları sevmeyi öğretti. Nazilli Havadis gazetesinde "Deniz’ce Düşünüyorum" isimli bir köşede yazılarımı yazıyorum. Ben sadece, hayatın süzgecinden geçerken ruhumda biriken tortuyu, metaforların arkasına saklanarak kâğıda dökmeye çalıştım. Yazmak, benim için bir iddia değil, bir sığınma biçimi. Memleketin tozlu yollarında, insan kalbinin karanlık ve hüzünlü dehlizlerinde dolaşırken, tarafsız kalmanın ağırlığını omuzlarımda taşıyorum. Siyasi ideolojilerin sığ sularında boğulmak yerine, insani bir derinliğin peşinde, bilge bir sessizliği tercih ediyorum. Yazılarımda ne cennetin vaadi var ne de cehennemin korkusu; sadece burada, bu dünyada olmanın, etten ve kemikten yapılma bir faniliğin hüzünlü bilinci var. Farsça bir ezginin tınısında ya da bir medikal dramanın soğuk koridorlarında kendimi ararken, aslında herkes kadar yalnız ve herkes kadar kalabalığım. Geçmişin tozlu raflarına baktığımda, orada "Derya Deniz Dinç" adında birinin değil, sadece hayatın sillesini yemiş ama ayağa kalkmış bir insanın izlerini görüyorum. Kendimi övmek, ruhuma ihanet etmek olur. Ben sadece yaşanmışlığın getirdiği yorgun ama dik duruşun bir yansımasıyım. Ne bir eksik, ne bir fazla… Ünlü düşünür Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi: "İnsan, sadece olduğu gibi değil, olmak istediği gibidir de." Ben de olmak istediğim sade, bilge ve hüzünlü insanın izini sürmekteyim. Kelimelerim biterken, ardımda bıraktığım bu kısa hayat öyküsünün, bir başarı hikâyesi değil, bir oluş sancısı olduğunu bilmenizi isterim. Kendi hikâyemin içinde bir yolcu, kendi sessizliğimin içinde bir çığlığım. Aşk ile eyvallah. Derya Deniz DİNÇ
D. Deniz Dinç, EdebiyatEvi'nde 33 eser paylaşmış yazardır. 32 deneme, 1 hikaye, kaleme almıştır.