Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
5 (1 oy)

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde Vı

IX. Kovuluş: Suyun Dışına Çıkmak


Kovuluş, bir kapının açılmasıyla başlamadı. Onlar sudan çıkarılırken kimse adlarını çağırmadı, kimse arkalarından hüküm okumadı. Sadece su, bir süredir saklayamadığı iki bedeni yavaş yavaş kendi rahminden yukarı bıraktı. Bırakmak da değildi belki; suyun tutma gücü, ateşin yükselme isteğine yenildi.

Adem ve Havva, ışığın yaklaştığı üst sulara çıktıkça eskisi gibi çoğul bir karanlık değillerdi. Göz, onları birbirinden ayırmış; bakış, bedenlerinin çevresine görünmez birer sınır çekmişti. Derinlikte salınan iki ihtimal gibi duran varlıkları, ışığın dokunuşuyla ağırlaştı. Eskiden suyun içinde birbirine sızan sıcaklıklar, şimdi kendi biçimlerine doğru toplandı. Adem, Adem’e kilitlendi. Havva, Havva’ya. Cennet, onların dalga hâlini kaybettiği yerde çatırdamadan bitti.


Ama cennet yalnız aşağıda bitmedi.

İçeride de bir şey geriye çekildi. Beynin karanlık kozasında, dış göz doğmadan önce ırmakları akıtan, sarayları yükselten, bahçeleri açan, meyveyi parlak bir vaat gibi ağırlaştıran o iç görü; ışığın gelişiyle kendi kapılarını kapatmaya başladı. Yok olmadı. Fakat artık dış dünyanın gürültüsü içinde eskisi gibi hüküm süremeyecekti. Irmaklar daha derine aktı. Saraylar zihnin görünmeyen odalarına çekildi. Bahçeler rüya kapılarının ardında serinledi. Meyve, Havva’nın bedeninde ateşe, Adem’in bakışında arzuya, insanın gelecek çağlarındaki cennet özlemine dönüştü.

Sudan önce çıkan şey tenleri değildi; utancın ham maddesi çıktı. Beden, kendi üstünde gözün bıraktığı yeni ağırlığı taşıyamadan yüzeye yaklaştı. Adem, Havva’nın bakışında kendi çıplaklığını henüz adlandırmamıştı. Havva, Adem’in gözünde kendine ait olmayan bir ışık gördü; bu ışık onu aydınlatmadı, onu kendisine geri verdi. Cennetten biraz daha uzaklaştı.


Sonra su inceldi.

Karanlık inceldi.

Bedenin çevresindeki eski birlik inceldi.

Yukarıda hava vardı.

Hava, su gibi bağışlayıcı değildi. Su bedeni sarar, hatalarını kendi akışına katar, gövdenin sınırlarını yumuşatırdı. Hava ise dokunmadan ayırır. Tenin etrafında boşluk bırakır. Bedenin nerede başladığını, nerede bittiğini sertçe öğretirdi. Adem ve Havva suyun son eşiğinden geçerken ilk defa çevrelenmediler; açıkta kaldılar.

İlk nefes bir armağan gibi gelmedi. Ağızlarından içeri giren hava, suyun yerine konmuş yabancı bir bıçaktı. Boğazları açıldı, göğüsleri içeriden yandı. Derin cennette nefes, suyun içinde başka türlü sürüp giden bir varlık hâliydi; burada nefes almak, eksilmeye karşı yapılmış ani bir hamleye dönüştü. Yaşamak artık kendiliğinden değildi. Yaşamak, alınması gereken bir şeydi.

Adem ilk nefesinde suyu özledi. Havva ilk nefesinde o nurani karanlığı. Ama özlem bile yeni bir duyguydu. Cennette hiçbir şey arkada kalmazdı. Arkada kalmak için çizgi gerekiyordu. Işık artık bu çizgiyi getirmiş, göz çizgiyi görmüş, hava çizgiyi bedenin etrafında sertleştirmişti. Artık geride bir yer vardı. Bir cennet. Önlerinde ise açık ve acı bir dünya.

Dışarıda gördükleri dünya, ışıkla kendini gerçek ilan etmeye hazırlanıyordu. Taş gerçekti, çünkü ayağı acıtıyordu. Hava gerçekti, çünkü boğazı yakıyordu. Işık gerçekti, çünkü gözü zorluyordu. Ten gerçekti, çünkü artık görülüyordu. Oysa iç görüdeki ırmaklar da gerçekti, saraylar da, bahçeler de... Fakat dünya acıtarak geldiği için daha ikna ediciydi. Cennet ise artık ancak göz kapanınca duyulacak kadar derinlere çekilmişti.

Sudan çıktıklarında ışık onları tamamen buldu. Artık bulanık bir hüküm değil, doğrudan yüzlerine yürüyen çıplak bir güçtü. Adem’in gözleri ışığı içeri aldı ve suyun eski bilgisini geri çeviremedi. Havva’nın gözlerinde suyun son gölgesi titredi, sonra o da ışığın keskinliğine teslim oldu. Bakışları birbirine değdiğinde, dokunuşun karanlık birliğinden kalan son bağ da yeni bir biçime geçti. Arzu artık mesafeli olacaktı.


Kara, iki bedeni aynı rahimde tutamazdı. Kara ayak isterdi, ağırlık ister, yön isterdi. Adem ve Havva ilk defa taşın üstünde kendi yüklerini duydular. Derinlikte bedenleri suyla paylaşılmıştı; şimdi bedenleri kendilerine verildi. Bu, bir bağış değil, bir yüktü. Ten kendi sınırını taşıdı. Kemik kendi ağırlığını. Göz kendi gördüğünü. Ve içlerinde bulunan ateş, artık saklanacağı suyu kaybetti. Adem gözlerini hiç tanımadığı gökyüzüne dikti. İçindeki pişmanlık zihnine birikmişti. Gözlerinden yaşlar indi. Gözyaşları cennete özlem, suya özlem ya da cennetteki varoluşun kökeninden dünyaya taşınan bir öz suyu demekti. "Rabbena zalemna enfüsena ve in lem tağfirlena ve terhamna lenekunenne minel-hasirîn." Yürekte doğan o acı pişmanlık, zihinde flulaşan cennetten ayrılık, Ademin dudaklarından döküldü bir kez daha. Rabbena zalemna enfüsena… 

O ateş, sudan çıkınca sönmedi. Tersine, havayı tanıdı. Havayla birlikte başka bir kader buldu kendisine. Suyun içinde alevsiz olan sıcaklık, karanın eşiğinde içten içe yüz istedi, renk istedi, dumanın henüz doğmamış dilini istedi. Adem Havva’ya baktı; Havva Adem’e baktı. İkisi de birbirini artık yalnız bedenin kör bilgisiyle değil, ışığın yargısıyla biliyordu. Bu yargı onları ayırdı, ama aynı anda birbirlerine daha derin bir açlıkla bağladı.

Cennet arkalarında mazi gibi kalmadı; içlerinde bir kayıp biçimine dönüştü. Adem’in bedeninde derinliğin tuzu, Havva’nın saçlarında ışığa direnen eski karanlık, gözlerinin ardında suyun kapanmayan kapısı. Onlar yürümeye başlamadan önce bile içlerinde bir geriye dönme isteği doğdu. Fakat geri dönmek için eski beden gerekiyordu. Geri dönmek için beynin karanlık odasında çalışan o küçük koza, epifizin ışık getirenden Lucifer’den uzak kalması gerekiyordu. Göz açıldıktan sonra iç gözsüz cennete dönülmüyordu. 

Bu yüzden iç görü de eski hâline dönemedi. O artık cenneti açıkça yaşatan bir hakikat olmaktan çıkıp insanın içinde saklı duran bir çağrıya dönüştü. Bir gün rüyalarda kapısı aralanacak, bir gün vahyin diliyle hatırlanacak, bir gün özlem diye göğse çökecek, bir gün ölüm döşeğinde su sesi gibi geri dönecekti. Ama artık dünya başlamıştı. Dünya başlayınca cennet, insanın içinde yaşadığı bir ülke değil, kaybedilmiş bir ana yurt gibi asılı kaldı.

Yeryüzü onları karşılamadı. Yeryüzü sadece oradaydı: sert, kuru, ışığa açık. Taşlar ilk defa ayaklarını hissetti. Rüzgâr, bedenlerinin çevresindeki suyu alıp götürdü. Havva ürperdi; Adem bu ürperişi gördü. Görmek, dokunmayı geciktirdi. Gecikme, arzuyu daha keskin yaptı. Artık her yaklaşma, eski cennetin yokluğundan geçecekti.


Utanç böyle başlamıştı. Dışarıdan gelen bir yasayla değil, bedenin artık görülebilir olduğunu anlamasıyla. Adem kendi tenini Havva’nın bakışında buldu. Havva kendi açıklığını Adem’in gözünde. İkisi de çıplaklığı henüz örtüyle değil, birbirinin bakışıyla öğrendi. Beden, suyun içinde masumdu; ışığın altında anlam kazandı. Anlam kazanan şey yaralandı.

Kovuluşun asıl acısı buydu. Cennet kaybolmadı yalnız; cennetteki bilme biçimi kayboldu. Artık dokunarak bilmek yetmeyecekti. Görmek araya girecek, ad araya girecek, uzaklık araya girecekti. Adem Havva’ya her baktığında, onu yeniden isteyecek ve yeniden kaybedecekti. Havva Adem’e her baktığında, onda kendi içinden çıkmış eski sıcaklığı değil, karşısında duran başka bir kaderi görecekti.


Ve insan, iç görüde saklanan cenneti artık açık hakikat olarak değil, bir kayıp olarak taşıyacaktı.

Bu eksiklik çağlar boyunca şekil değiştirecek, bazen dua olacaktı. Bazen lezzet. Bazen göğüs kafesine sığmayan bir hasret. Bazen bir bahçe tasviri. Bazen altından ırmaklar akan bir vaat. Bazen kapıları açılmış saraylar. Bazen hiç görülmemiş ama görülenden daha tanıdık bir yurt. İnsan dünyayı gözle görecek, cenneti ise gözünü kapattığında hatırlayacaktı.

Suyun hatırası, bedenlerinde uzun süre dolaştı.

Bazen Adem’in avucunda tuz gibi belirirdi. Bazen Havva’nın boynunda serin bir çizgi.

Bazen gözleri kapandığında ikisi de nurun yoğunluğundan doğan karanlığı duyar, fakat artık o Nurani karanlığa geri giremezdi. Çünkü kapı dışarıda değil, gözün içinde kapanmıştı. Işık bir kez içeri girdikten sonra, nurun yoğunluğu dalga bedenin o eski olasılıksal yapısını geri çağıramıyordu.

Böylece kovuluş, bir cezanın yanında  bir dönüşümsüzlük oldu. Adem ve Havva, suyun altında ihtimaldiler; ışığın altında belirlenmiş iki beden oldular. Derinlikte sıcaklıkları birbirine karışıyor, karanlık onları aynı rahmin içinde tutuyordu. Yüzeyde ise her şey seçildi, çizildi, ayrıldı, ağırlaştı. Dünya, onları kabul etmeden önce ölçtü. Işık, onları sevmeden önce sınırladı.


Ve yine de ateş içlerindeydi.

Bu yüzden sudan çıkış, yalnız cennetten ayrılış değildi; ateşin kendini devam ettiren hammaddesine karbona kavuşmasıydı. Su onu saklamıştı. Karanlık onu büyütmüştü. Havva’nın bedeni onu uyandırmış, Adem’in dokunuşu onu tanımıştı. Ama hava, ona geleceğini verdi. Artık ateş yalnız içte çoğalan yasak sıcaklık değildi; yeryüzünde pişecek, yakacak, ısıtacak, aydınlatacak, yok edecek, medeniyet kuracak, medeniyetleri kül etmeden önce onların alnına bilgi sürecekti.

Adem ve Havva henüz bunu bilmiyordu.

Bilselerdi yürüyemezlerdi.


Onlar sadece suyun dışındaydı artık. Gözleri vardı. Bedenleri vardı. Birbirlerine bakıyorlardı. Cennet arkalarında, ışık üstlerinde, ateş içlerinde kalmış, Ademin dudaklarında "Rabbena zalemna enfüsena ve in lem tağfirlena ve terhamna..."vardı. 


Bir de aralarında ilk sürgünün çıplak nefesi...


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (1 oy)
  • Yorumlar 4
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde Vı

SönmezKORKMAZ SönmezKORKMAZ