Yaşlılığın Kokusu
Yaşlılığın Kokusu
16 Temmuz 2026
Bazen insan, hiç tanımadığı bir yere gitmeden önce bile içinde tarif edemediği duygular taşır. Yaşlı bakım evine doğru yola çıkarken bende de aynı his vardı. Merak, hüzün, tedirginlik... Hepsi birbirine karışmıştı. Belki de yazmanın bana kazandırdığı en büyük alışkanlıklardan biri buydu; insanların hikâyelerine dokunma isteği. O gün yalnızca iki eski tanıdığı ziyaret etmeye değil, hayatın en sessiz duraklarından birine tanıklık etmeye gidiyordum.
Bakım evi, ormanın içinde kurulmuştu. Daha bahçeye yaklaşırken cırcır böceklerinin hiç susmayan korosu karşıladı bizi. Öylesine güçlüydü ki bu ses, bir an için bunun huzurun ezgisi mi, yoksa yalnızlığın hiç dinmeyen uğultusu mu olduğuna karar veremedim.
Kapıdan içeri adım attığım anda ise bambaşka bir dünya karşıladı beni.
İlaç kokusu, temizlik malzemelerinin keskinliği ve yaşlı bedenlerin yıllarla birlikte taşıdığı kendine özgü o ağır koku... İlk nefeste insanın içine işleyen bu atmosfer, bana yaşlılığın yalnızca beyazlayan saçlardan ibaret olmadığını anlattı. Yaşlılığın da bir kokusu vardı; bekleyişin, hastalığın, sessizliğin ve uzun bir ömrün kokusu...
Bahçeye çıktığımızda gölgede oturan yaşlı kadınlar ve erkeklerle göz göze geldik.
"Merhabalar..." dedik içtenlikle.
Bazıları başını kaldırıp gülümsedi, bazıları el salladı, bazıları ise belli belirsiz mırıldandı. O küçücük selamlaşmanın bile yüzlerde oluşturduğu değişim, insanın yüreğine dokunmaya yetiyordu.
Bir süre sonra görevli, tekerlekli sandalyesinde Gülşen teyzeyi getirdi.
İlk bakışta yüzünün solgunluğu dikkatimi çekti. Yaşlılık bedenini küçücük bırakmıştı. Başındaki koyu renkli örtü ve koyu tonlardaki kıyafeti, narin bedenini daha da belirginleştiriyordu. Önce bizi tanıyamadı. Sonradan gözlerinin artık eskisi kadar iyi görmediğini öğrendik. Kendimizi tanıtınca yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözlerinin içine tanımanın sıcaklığı yerleşti. Elimizi tuttu. O birkaç dakikalık kavuşma, yılların dostluğunu yeniden canlandırmaya yetmişti.
Sohbet ilerledikçe cümleleri sık sık geçmişe dönüyordu. Yaşanmış kırgınlıklar, memnuniyetsizlikler, eksilmeyen sitemler... Bir zamanlar evindeki yaşamdan bunaldığını, bakım evine gelmek istediğini söylediği günleri hatırladım. Şimdi ise buradan ayrılmak istiyordu.
İçimden şu düşünce geçti:
İnsan bazen bulunduğu yere değil, hayatından eksilen kişiye özlem duyuyor.
Gülşen teyzenin hayatında eksik olanın adı Mustafa'ydı.
Bir evladın yokluğu, hiçbir mekânın dolduramayacağı kadar büyük bir boşluk bırakıyor insanın içinde. Belki de onu mutsuz eden bakım evi değildi. Belki özlediği, oğlunun sesi, varlığı, aynı sofraya oturmanın sıcaklığıydı. Çünkü bazı acılar yıllar geçse de yaşlanmıyor.
Biraz sonra görevlinin koluna tutunarak Sevim teyze göründü.
Yürüyüşü ağırdı ama vakurdu.
Başındaki açık renkli başörtüsü, beyaz zemin üzerine serpiştirilmiş minik çiçek desenli elbisesi ve dudaklarının kenarındaki ince tebessüm, yılların onun zarafetinden pek bir şey eksiltmediğini gösteriyordu. Demans, belleğinin pek çok sayfasını silmişti belki. Sorularımıza çoğu zaman yalnızca bir ya da iki kelimeyle cevap veriyordu. Sağ eli ve parmakları istemsizce hafif hafif titriyordu. Ama gözlerinin derinliklerinde bazen öyle küçücük bir ışık beliriyordu ki... Sanki uzun bir gecede ansızın görünen bir ateş böceği gibi... Bir an parlıyor, sonra yeniden sessizliğe çekiliyordu.
Onu izlerken yıllar öncesine gittim.
Akçay'daki evimizin asma çardağının altında otururken, bizi görür görmez mutlaka seslenirdi.
"Hoş geldiniz..."
Sonra hâlimizi hatırımızı sorardı.
Apartmanların arasında kalmış mütevazı, bahçeli evinden topladığı papaz eriklerini uzatır, "Bunlardan tatmadan geçmeyin." derdi. O eriklerin mayhoş tadını mı daha çok hatırlıyorum, yoksa ikramındaki samimiyeti mi, bugün bile ayırt edemiyorum.
Demans, Sevim teyzenin kendi anılarından pek çoğunu almıştı.
Ama benim anılarımdan hiçbir şey alamamıştı.
Tam ayrılmaya hazırlanırken masamıza doğru iki masmavi göz yaklaştı.
"Hoş geldiniz." dedi.
Sesinde, uzun zamandır konuşacak birini bekleyen insanların mahcup sıcaklığı vardı.
Onu hemen masamıza davet ettik.
Adının Ertan olduğunu söyleyince şaşırdım. Meğer ailesi, yıllar önce kaybettikleri erkek evlatlarının adını ona vermişti. Bir ömrün özlemi, bir kız çocuğunun isminde yaşamaya devam etmişti.
Anlattıkça bakım evinin görünmeyen yüzü de yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.
Bir türlü aynı odada huzur bulamadığını söylüyordu. Kimi zaman oda arkadaşlarıyla anlaşamadığını anlatıyor, kimi zaman yaşadığı tartışmaları dile getiriyordu. Bir hanımın kendisini oturduğu yerden kaldırmak istediğini, buna çok içerlediğini anlattı. Ardından başka bir tartışmayı gülümseyerek hatırladı:
"En ağır cevabı bastonumla verdim."
Yüzünde çocukça bir muziplik belirmişti. O küçücük gülümseme, sanki uzun zamandır kazandığı ilk zaferdi.
Onu dinlerken şunu düşündüm.
Bakım evi yalnızca yaşlı insanların kaldığı bir bina değildi. Orası da küçük bir hayatın devam ettiği yerdi. Dostluklar vardı. Kırgınlıklar vardı. Gurur vardı. Rekabet vardı. Geçmişte taşınan unvanlar, alışkanlıklar ve kırgınlıklar burada da insanların peşini bırakmıyordu.
Sohbetimiz boyunca Ertan Hanım aynı soruyu defalarca sordu:
"Siz bu hanımları nereden tanıyorsunuz?"
Her seferinde aynı sabırla anlattık. Birkaç dakika sonra aynı soru yeniden geldi.
Cevaplarımız, sanki suyun üzerine yazılmış yazılar gibi hafızasından usulca siliniyordu. O bizi yeniden tanımaya çalışıyordu; biz ise onun yeniden unutuşuna sessizce tanıklık ediyorduk.
Bakım evinden ayrılırken ardımda yalnızca üç yaşlı kadın bırakmadım.
Sevim teyzenin zarafetini...
Gülşen teyzenin dinmeyen evlat özlemini...
Ertan Hanım'ın konuşulmaya duyduğu ihtiyacı da yanıma aldım.
Arabama binerken dönüp son kez binaya baktım.
O an anladım ki yaşlılık yalnızca saçların beyazlaması değilmiş.
Bazen hatırlayamamak...
Bazen de unutamamaktır.
Ve insanı en çok yoran, geçen yıllar değil; yüreğinde taşımaya devam ettiği hikâyelerdir.
H. Çiğdem Deniz
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.