Karanlığın Sözleri
I.
Karanlıktım ben,
Sadece ışıkla var olan,
Ve ışığın içinde yok olan...
Aynı nehrin yatağından sızmış iki koldur varlığımız,
göğsümün sol boşluğunda dilsiz bir gece çalkalanır,
hemen kıyısında ise henüz rahme düşmemiş taze, ürkek şafak...
Ama kibirli aydınlık,
o gürültülü varlığıyla her sabah infaz eder beni.
Ne pürüzsüz bir parça kalır geriye benden odanın zemininde,
ne de dilsiz yalnızlığımın o eski, kuytu esrarı.
Asırlardır paslı omuzlarıma yığıldı
insanın korkup kaçtığı, adını koyamadığı tüm ağır kavramlar.
Yeryüzünde işlenen her çiğ kötülük benim adıma tescillendi tezgâhlarda;
Şeytanın bile taşıyamayıp fırlattığı yükü, ben sırtlandım kör kuyularda.
Dürüst bir yansımaydım oysa,
insanın karanlık dehlizlerde kendi kendine fısıldadığı o yalın korku.
Ama onlar… o uyuşmuş kitleler…
karanlığın çıplak gövdesini değil,
çatlak aynalarda gördükleri kendi çürük suretlerini kurşunladılar kapı eşiklerinde.
II.
Sessizliğim Ben
Hiçliğin o kör boğazından birlikte doğmadık mı biz,
ezeli ikizler — gür ışık ve dilsiz karanlık?
Neden turnikelerden geçenlerden biri ak kaşık, bir kurtarıcı ilan edildi de,
diğeri zindan köşelerinde her günahın mukaddes sahibi sayıldı?
Neden koca evren hep bu ucuz ikilemlerle konuşur pazar yerlerinde?
İyilik ya da kötülük denen iki dar hücreye sıkıştırılır hayat...
İnsan, fabrikada basılmış kopyalar gibi yalnızca "iyi" mi olmalı bu çağda?
Yoksa içindeki hırçın kötülüğü her boğduğunda,
kendi etinden, kendi ruhundan asil bir parçayı mı gömer çamura?
Beni bu çürük düzende kötü diye susturuyorsun sağır ikindilerde.
Ama ben, senin gürültülü kürsülerde besleyip büyüttüğün o zalim değilim.
Ben, kendi ellerinle boğup gömdüğün dürüst sessizliğim.
Pürüzsüz tercihlerinin, sahte hesaplarının bir sonucu değilim ben;
bütün kavgalarının, kurduğun tüm sahnelerin çok öncesiyim.
Karanlık dediğin, gözleri doğuştan mil çekilmiş olanların hikâyesi değil;
görmek istemeyenlerin, parlak ekranlara mühürlenenlerin çıplak aynasıdır.
Ve ben, o aynanın ta kendisiyim.
Bana buralardan baktığında, seni korkutan canavarları değil;
pazar yerlerinde unuttuğun, toprağa düşen çıplak yüzünü görürsün.
III.
Beni anlamadan susturamazsınız
Gürültüyle anlatılan bir yokluk değilim ben.
Kalın kurallarla aşağıya itilmiş, derine bastırılmış olanım.
Renkli ekranlarda görmezden geldiğiniz her çiğ gerçeğin hırçın sesiyim.
Işık sandığınız her yapay parıltıyla beni yeniden tanımladınız tezgâhlarda.
Ama kalın kitapların arasında unuttunuz o kadim cümleyi:
“Işığın adaleti, beni yargılamadan önce kendi gölgesine bakmalıydı…”
Gür aydınlık, beni bu sokaklardan tamamen silmek istese de,
her adımında, kendi gölgesinde büyük bir sadakatle yaşatır yansımamı.
Onun itiraf edemediği, süslü vitrinlerin arkasına sakladığı tüm günahların taşıyıcısıyım.
Turnikelerde susturduğunuz yaralı vicdanın sesi,
kalabalık meydanlarda unuttuğunuz keskin soruların silinmez iziyim.
Kör dehlizlerin karanlığıyım diye korktunuz benden asırlar boyu.
Oysa ben, yalnızca parlak camları kapatıp gözlerinizi yumduğunuzda çarptığınız o çıplak hakikatim.
Kılıçla, yasayla yok edilmem; çünkü ben sizin en tenha, en loş odanızdayım.
Ve siz, bende ne kadar kaybolmak, benden ne kadar kaçmak isteseniz de,
parıldayan ışığınız bana muhtaçtır her sabah yeniden;
tıpkı asil bir gerçeğin, kendini var etmek için o kirli inkâra ihtiyaç duyması gibi.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.