Ve Güz Geldi Ömür Hanım
‘’Ve güz geldi, Ömür Hanım…’’ demenin kadri sadece üstat Şükrü Erbaş’a düşmedi hani çünkü güz hiç olmadığı kadar tüm gücüyle serildi çekip giden yaz mevsiminden kalan son kırıntılara.
Niyazı yitik bir derviş değildi mevsim belki nazı âşık usandıran.
Nüansı duyulmayan bir ezgi değildi yürek belki de aşkın imkânsızlığı ile boğuşan.
Zaman bağımsızdı mekândan ve insandan ve Rabbin kudretine muhtaç öyle ya, yüce Yaratan olmasaydı eğer neye yarardı kurmaca saatler ve devrik mekânlar ne kadar inandırıcı olabilirdi?
Suskun idi tüm ağaçlar az sonra hepsi de çırılçıplak kalacak ve masumiyetini kaybedecekti.
Yaralı idi kimi insan ve mağdur ama mağrur asla da sonlanmayacak asaletlerinin üzerine yemin eden o davudi sesi andıran uğultu acaba nereden gelip de bu sessizliğe eşlik ediyordu?
Renklerse ürkek alabildiğine en çok turuncunun tutuşturduğu çıra.
Uzaklık ise izafi gözün göremediği kim bilir nerede saklı idi?
Ve suskun nidalar ölü bedenler ve kayıp çocuklar.
Suçlu ve de suçlular kimdi, ha, kimdi, söyleyin, dercesine…
Keskin bir koku vardı az evvel şehri terk eden yaz mevsiminin püskürüklerinden arda kalan.
Ve de kısıktı sesi zalimin çünkü beklenen nihai karar az sonra açıklanacak ve tüm masumlar özgürlüğüne kavuşacaklardı.
Bir kuş uçtu ansızın ve gözden kayboldu.
Uğultu dindi ansızın ve her yeri sessizlik kaplayıp boykot etti gürültüyü.
Ne olmuştu sanki?
Altı üstü güz gelmişti.
Ne mi olmamıştı sahi?
Kavurucu sıcaklar az can yakmamıştı.
Tüm suç sıcağın ve yaz mevsiminin değildi elbet bakalım güz başlangıcından itibaren hangi ocaklar yangında silinip yok olacaktı ve kim bilir hangi feryat duyulacaktı da can havliyle uzanan o eli kimler tutacaktı ya da tutacak mıydı birileri?
Senaryolar yazıldı ardı ardına ama dinmedi feryat.
Daha dün bir bu gün ne olmuştu sanki Eylül kapıya dayanmışsa?
Soytarı gölgeler kaçacak delik arıyordu öyle ya kara bulutlar şimdiden istila etmişti şehri.
Kap kapacaklar yer arıyordu konmak adına öyle ya yağan yağmurun fazlasını illa ki temkinle toplamak gerekiyordu bir su kabında?
Kim mutluydu kim mutsuz?
Kim güzeldi kim çirkin?
Kimdi dolduruşa gelen kimdi dolduran kimdi doyuran ve doğuran?
Kadın.
Çocuk.
Erkek.
Figanı yitik dervişler.
Sünepe gölgeler.
Kız kuruları.
Adamın hası.
Ve de kadınlığın yüz karası.
Kimdi sahi karar veren ve ne kadar doğru idi verilen kararlar?
Suslar bürüdü şehri.
Sesler irkildi ve inine çekildi.
El ayak da çekilmişken hazır kimseler yok iken dekor kurgulandı.
Ve mutlu aile tabloları.
Para babaları.
Işıltılı yüzükler ve ihtişamlı kadınlar ve kostümler.
Herkes mi mutluydu peki?
Ya, dünde kaybolan o çocuk ve yoldan çıkan otobüs?
Hani nerede karısını bıçaklayan deyyus?
Hani nerede kayıp gölgelerin mimarı?
Kararlar henüz verilmeden ve de taşlar yerine oturmadan daha yapılacak çok iş vardı ve henüz varmıştık güze.
Güzel bir güz olmasını diledi şair ki bol bol nemalansın ilhamı.
Aşka dair beklentiler uçuştu ki kavuşsun birbirine sevenler.
Hoş gelmişti güz hoş da gelmişti Eylül ve herkes kapıda kuyrukta.
Yoksa yine mi kandırıyordu insanlar kendilerini? Varsın kandırsın varsın bu da bir oyun olsun yoksa nasıl yazılırdı şiirler nasıl doğardı masum bebekler?
Ve evet, hiçbir şey için geç değildi henüz ve son söz söylendi:
Kamera sende.
Replikler ezberde şair ilhamını beklemede kadın ise yavuklusunun yolunu gözlemekte kısaca herkes bir şeyleri bekliyor ve ümit ediyordu:
Şair söylendi içinden:
Ey, ilhamım nerelerde kaldın?
Kadın çemkirdi yavuklusuna:
Yine geç kaldın.
Ve Tanrı noktayı koydu elbette emir büyük yerden…
Ve geldi arkası o noktayı takip eden üç noktanın da ardından…
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.