Ergilik Destanı Tüm Bölümler
DEMİR VE SÜT
Altaylar’ın eteklerinde şafak, karlı zirveleri yavaşça kızıla boyarken Ak-Aba obası güne uyanıyordu. Keçeden otağların tepesindeki duman deliklerinden yükselen boz kokulu tezek dumanları, sabahın ayazında ince ipler gibi göğe uzanıyordu. Kısrakların kişnemelerine, az ötede deri yayıklarla süt döven kadınların türküleri ve kemik aşıklarla oynayan çocukların şen bağrışları karışıyordu. Burası huzurun, toprağa basan ayakların ve göğe çevrilen yüzlerin yurduydu.
Obanın ulu lideri Bilge Alp Ay-Tözü, otağının önünde durmuş bu manzarayı seyrediyordu. Üzerindeki kurşuni tüy kaplı kürkü, heybetli omuzlarını daha da geniş gösteriyordu. Yanından geçen yaşlı bir obalının sökülen çadır direğine omuz vermiş, ardından kışlık erzak çuvallarının paylaşımında adaleti gözetmek için saatlerce aksakallarla diz kırmıştı. Halkı ona baktığında sadece bir savaşçı değil, gölgesinde sığınabilecekleri ulu bir çınar görüyordu.
İçindeki bir huzursuzluğu dağıtmak ister gibi adımlarını obanın kenarındaki demirci ocağına doğru yöneltti. Yaklaştıkça, örse vuran ağır çekicin ritmik ve öfkeli sesleri kulaklarını doldurdu.
İçeride, genç kardeşi Karakurt vardı. Üst gövdesi çıplaktı; göğsünden süzülen terler, ocağın kor ateşi altında parıldıyordu. Elindeki ulu pusatın namlusunu korların arasından çıkarıp örsün üzerine koydu ve ağır çekici amansız bir hırsla indirdi.
*Çın! Çın! Çın!*
Karakurt o kadar sabırsız ve sert vuruyordu ki, kızgın çeliğin ucunda kılcal bir çatlak belirdi. Genç alp öfkeyle homurdanarak çekici yere fırlattı.
"Öfke çeliği sertleştirir Karakurt," dedi Ay-Tözü, sakin ama bas bir sesle ocağın gölgesinden çıkarak. "Ama sabır ona su verir. Sabırsız alp, cenk meydanında kendi kılıcının kırıklarında can verir."
Karakurt irkilerek ağabeyine baktı. Gözlerindeki o deli fişek, yerini mahcup ama hala hırslı bir bakışa bıraktı. "Zaman daralıyor gibi hissediyorum ağabey," dedi terini elinin tersiyle silerken. "Kılıcım hemen bitsin, kınından hemen sıyrılsın istiyorum. Sanki dağlar bizi bekliyor."
Ay-Tözü gülümsedi. Kardeşinin yanına gidip yerdeki ağır çekici tek hamlede kaldırdı. Karakurt’un elinden çatlak çeliği aldı, yeniden ocağın kalbine, korların arasına sürdü. Bekledi. Çelik tam kıvama gelip parlayana kadar sabırla izledi. Ardından örse koyup çekici hafif ama derinden gelen darbe ritimleriyle indirmeye başladı.
"Bak," dedi Ay-Tözü, çeliğe şekil verirken. "Demir de insan gibidir. Doğru zamanı beklemezsen kırılır. Sen bu obanın dövülen çeliğisin. Ben kırılmanı istemem."
Karakurt, ağabeyinin bu vakur duruşuna hayranlıkla baktı. Aralarındaki bu sessiz bağ, yaklaşan en amansız fırtınada bile yıkılmayacak bir kalenin temeli gibiydi.
GECE GELEN UĞULTU
Gün batıp da Altaylar karanlığın koynuna teslim olduğunda, Ay-Tözü içindeki o amansız darlıkla Ergence Ocağı’nın ortasındaki ulu ateşin başında yalnız başına oturuyordu. Henüz rüzgâr çıkmamıştı ama içindeki kadim uğultu büyüyordu.
Tam o sırada, alnındaki o kurt biçimli eski yara izi ansızın zonklamaya başladı. Derisinin altında erimiş bir demir yürüyor gibi kışkırtıcı bir acı yayıldı. Parmak boğumları heyecandan değil, içine doğan o buz gibi soğuktan beyazlaştı.
Ay-Tözü, yerinden kalkıp adımlarını obanın en yüksek ve tekinsiz yamacındaki Ak-Kam Börte'nin otağına doğru yöneltti. Otağın perdesini aralayıp içeri girdiğinde, genzini yakan yoğun bir ardıç ve çam tütsüsü kokusuyla karşılaştı. Otağın içi loştu; duvarlarda asılı geyik boynuzları ve titreyen ocak ateşi, etrafa devasa gölgeler düşürüyordu.
Ak-sakallı, ak cübbeli Kam Börte, gözleri kapalı bir halde bağdaş kurmuş oturuyordu. Başını kaldırmadan, "Geldin, Ay'ın özü," dedi derin, fısıltılı bir sesle. "Alnındaki kurt uyandı, bilirim."
"İçimde bir darlık var, Kam," dedi Ay-Tözü, ocağın kenarına çökerek. "Toprak soğuk ama altından bir uğultu geliyor. Bu neyin nesidir?"
Ak-Kam Börte, geyik derisinden yapılma kadim davulunu kucağına aldı. Geyik kemiğinden tokmağı davulun derisine ilk kez vurduğunda, otağın içindeki rüzgarsız hava sarsıldı. *Güm...*
Kam, kendi etrafında hafifçe sallanmaya başladı. Dudaklarından eski Türkçenin o tılsımlı yakarışları döküldükçe, ocağın alevleri aniden mavileşmeye başladı. Kam’ın göz kapakları yukarı çekildi ve geriye sadece saf bir beyazlık kaldı. Transın içinden, dağların ruhunu andıran yabancı bir sesle konuşmaya başladı:
"Gök kilitlenecek Ay-Tözü... Yer altının dokuz kat zinciri paslanmış, tiran uykusundan uyanıyor. Erlik Han'ın zebanileri kan kokusu aldı. Bu toprağa ulu bir kan dökülecek, o kan göklerin kadim töresine harç olacak! Kulak ver... Sönmüş küllerin arasından doğacak olan, gecenin kalbini yırtacak!"
Ak-Kam Börte ansızın sustu. Tokmak elinden düştü ve derin bir nefes alarak öne doğru kapandı.
Ay-Tözü aldığı bu üstü kapalı uyarının ağırlığıyla otağdan çıktı. Gitme vakti yaklaşıyordu, ama o ne olursa olsun toprağını bırakmayacaktı. İçindeki huzursuzlukla otağına dönüp, zifiri karanlığın iyice koyulaşmasını beklemeye başladı."
ZAMANIN YIRTIĞI VE İLK SOLUK
Altaylar'ın sırtına çöken karanlık, daha önce görülen hiçbir geceye benzemiyordu.
Ergence Ocağı'nın ortasında harıl harıl yanan ulu ateş, rüzgâr henüz çıkmamışken aniden titredi, küçüldü ve sanki görünmez bir el tarafından boğulmuş gibi kapkara bir küle döndü.
Otağın kapısında dikilen Bilge Alp Ay-Tözü, elini ağır kılıcının kabzasına götürdü. Parmak boğumları heyecandan değil, içine doğan o kadim uğultunun getirdiği buz gibi soğuktan kireç gibi beyazlaşmıştı. Alnındaki kurt biçimli yara izi seğiriyordu.
Bu iz, ona çocukken Altay'ın sarp kayalıklarında göğüs göğse çarpıştığı bir dağ kurdundan miras kalmıştı ve ne zaman büyük bir tehlike yaklaşsa sızlardı. Şimdi ise adeta yanıyordu.
— Zaman çatırdıyor... diye fısıldadı Ay-Tözü, gözlerini zifiri gökyüzüne dikerek.
Göğün kanlı kubbesi kilitlenmişti. Ayın sinsi alazı sönmüş, yıldızların şavkı karanlığın amansız pençesinde boğulmuştu. Derken, en uzaktaki kayalıklardan dağları ve taşları sarsan, toprağın bağrını ikiye yaran ulu bir kükreme duyuldu. Gök Tanrı öfkelenmişti.
Otağın perdesi hızla açıldı ve içeriye genç, soluk soluğa bir alp girdi. Bu, Ay-Tözü'nün küçük kardeşi Karakurt'tan başkası değildi. Gözlerinde öfke ve amansız bir sabırsızlık yanıyordu.
— Ağabey! dedi Karakurt, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi basitti. Yer altının mühürlü bekçileri kayaların yarıklarından sızıyor. Toprak... toprak katran ve irin kusuyor!
Ay-Tözü sakin bir güçle kılıcını kınından sıyırdı. Çeliğin üzerindeki Altay tamgaları, gecenin zifirinde hafif bir gümüş ışıkla parıldadı.
— Korku bu ocağa giremez Karakurt, dedi ağabeyi, elini genç adamın omzuna koyarak. Biz etten ve kemikten birer kaleyiz. Toprağın harcına yeniden karılacak göklerin kadim töresi varsa, o harç bizim kanımızla yoğrulur.
Dışarı çıktıklarında manzara dehşet vericiydi. Dokuz kat yer altı zangır zangır titriyordu. Erlik Han, bin yıllık kışın zifiri uykusundan uyanmış, gururun ve nefretin tunç sesiyle yeryüzünü lanetliyordu.
Kurt gövdeli, yılan dilli iblisler ordular halinde vadinin etrafını sarmıştı. Kurtlar bile bu amansız zebanilerin ulumasından korkup en derin mağaralara sığınmıştı.
Obanın kadınları çocuklarını göğüslerine sıkıca bastırmış, yaşlılar ise Ak-Kam Börte'nin otağına doğru yönelmişti. Ama kırk obanın erleri; ellerinde pusatları, gözlerinde ölümün soğukluğuyla Ay-Tözü'nün arkasında kenetlendi. Kırk yiğit, rüzgârda dalgalanan kurt başlı bayrakları açtı.
Ay-Tözü öne doğru ilk adımını attı. Karşısında, katran bağrından fırlayan ilk kara atlı belirdi. İblisin gözleri alev kırmızısıydı, elinde ise paslı ve eğri bir tırpan tutuyordu.
— Dayanın ey alplar! Toprağı sakın bırakmayın! diye haykırdı Ay-Tözü.
Sesi Altay'ın sarp kayalarında yankılanırken kılıcını savurdu. Ağır çelik havayı yırtarak iblisin omzundan girdi ve onu ikiye böldü. Sıçrayan katran rengi al kan, karlı toprağı cızırdatarak yaktı.
— Ataların kemiği sızlamaz bu topraklarda! Bu savaş ya sonsuz ölümümüzdür ya da yeniden doğan kutumuz!
Bin atlının toynak sesleri dağları inletirken çelik çeliğe çarptı. Gökyüzü sanki bu kıyıma dayanamıyormuş gibi kızıl, kanlı damlalarla ağlamaya başladı. Katran rengi duman vadiyi bürüdü, göz gözü görmez oldu. Ve karanlık ordular dalga dalga, çığ gibi gelmeye başladı...
ALTAY'IN ÇIĞLIĞI VE AY-TÖZÜ'NÜN KANI
Vadinin üzerindeki katran rengi duman, cenk meydanını boğucu bir karanlığa gömmüştü. Nefes almak, kızgın pürüzlü demir parçalarını yutmak gibiydi.
Tam o esnada, yer altının bin yıllık tunç kapıları büyük bir gürültüyle, kütürdeyerek yırtıldı. Toprağın derinliklerinden yükselen o muazzam sarsıntı atları ürküttü; taylar çığlık çığlığa kişneyerek dizlerinin üzerinde çöktü.
Yarığın içinden yükselen devasa gölge, Altaylar'ın sırtında derin bir yara açarak gökyüzünü kapladı. Bu, yedi başlı ejderha Kül-Tay'dı. Yaratık, kırk ayrı ağzından fışkıran alevleri cenk meydanına kustu.
Gökyüzündeki güneş, bu alev denizinin ardında adeta batıp söndü. Bir anda etrafı yanık ot, eriyen pusat ve kavrulan et kokusu bürüdü.
Cenk meydanı artık yalnızca askerlerin çarpıştığı bir yer değildi; kemiklerin, etlerin ve sıçrayan balçığın birbirine karıştığı bir cehennem kazanına dönmüştü. Yer ile Gök, tırnak tırnağa kenetleşmişti.
Ay-Tözü, yanan toprağın üzerinde adımlarını sabitledi. Çizmeleri eriyen karların ve kızgın çamurun içinde yalın ayak kalmışçasına yanıyordu. Kül-Tay'ın ilk kafasından püsküren alev dalgası tam üzerine geldiğinde, gümüş işlemeli kalkanını siper etti.
Metal, devasa bir çatırtıyla paramparça oldu; sol omuz başındaki zırh perçinleri eriyerek tenine yapıştı. Acı damarlarında bir zehir gibi gezindi ama bilge alp bir adım bile gerilemedi.
— Geri çekilmeyin! diye kükredi Ay-Tözü, sesindeki acıyı öfkesiyle bastırarak. Arkadaki otağları koruyun! Çocukları vadinin ardına kaçırın!
İblislerin ordusu, taze kan kokusu almış aç bir kurt sürüsü gibi bilge alpın üzerine çullandı. Ay-Tözü, kalkanı olmadan, yalnızca ağır kılıcıyla bir fırtına gibi dönüyordu.
Çeliğin her savuruşunda zebanilerin katran rengi kanı karlı toprağa sıçrıyor, bastığı yerleri buharlaştırıyordu. Ancak hatlar artık yarık vermişti. Gökten kor ve alev yağıyordu. Genç alplar, daha ne olduğunu anlayamadan atlarından birer birer kanlı çamura düşüyor, feryatları fırtınanın kemik donduran uğultusuna karışıyordu.
Ay-Tözü'nün bedeninde derin yarıklar açılmıştı. Sol gözünün üzerine hücum eden sıcak kanı, kılıcı tutmayan sol elinin tersiyle sildi. Görüşü bulanıklaşsa da kavgayı bırakmadı. Başını göğe kaldırdı:
— Gök Tanrı! diye inledi, göğsü körük gibi inip kalkarken. Soyumuzu koru, Ergence'nin ateşini söndürme!
O anda Kül-Tay, üç devasa kafasıyla birden ileri atıldı. Ejderhanın dişleri arasından sızan alevler, bilge alpın gümüş zırhının son parçalarını da kavurarak küle çevirdi. Ay-Tözü'nün koca gövdesi, kan kaybının ve amansız sıcaklığın ağırlığıyla yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Toprak sarsıldı.
Yine de kılıcının kabzasını bırakmadı. İki eliyle kavradığı pusatı, göğün yüzüne doğru dik tuttu. Dişlerini sıkarak, karşısında beliren kara gölgeye baktı:
— Tanrı şahidimdir, bu toprak çiğnenmez! dedi son bir solukla.
Göz kırpma mesafesinde, yer altı tiranının buz kaplı kapkara mızrağı havayı yırtarak geldi. Ağır, karanlık metal, Ay-Tözü'nün göğüs kafesini delip geçti. Ulu alp, arkasındaki karlı dağlara son kez bakarak, devasa bir çınar gibi karlı toprağa devrildi.
O düştüğü an, cenk meydanının tam ortasında sağır edici, korkunç bir sessizlik koptu. Zaman durdu. Rüzgâr bile uğultusunu kesti. Ay-Tözü'nün göğsü yırtan o son çığlığı, dağların bağrında yankılanıp en tepedeki kutsal otağa ulaştı.
Umay Ana, bilge alpın son nefesini duydu. Analık şefkati masumlar için taş kesilirken, keçeden otağların dizildiği yamaçlara ak, koruyucu bir pus serpildi. Gökyüzünün yarıklarından gümüş renkli, kutsal bir nur aktı; düşen erlerin ruhları bu ışığa tutunarak acısızca Uçmak'a doğru süzülmeye başladı.
— Ağabey!...
Meydanın en derin bağrından, Ak-Aba Boyu'nun yeni başı ileri fırladı. Bu, bileği tunçtan dökülmüş Karakurt Alp'ti. Gözlerindeki deli öfke, etrafındaki zifiri karanlığı bile yakacak güçteydi.
Ağabeyinin düştüğü yere ulaştığında, yerdeki kanlı çamurun içinden Ay-Tözü'nün parçalanmış kalkanını kaptı. Göğsündeki acı, yerini amansız bir intikam ateşine bırakmıştı. Başını göğe kaldırarak kükredi:
— Ağabeyimin kanı yerde kalmayacak! Yemin olsun Gökyüzüne, yemin olsun toprağın altındaki atalara!
Dev kılıcını savurduğunda, havayı yırtan kapkara, yırtıcı bir ses yükseldi. Karakurt, içindeki korkuyu vahşi kurtlara yem edip doğrudan Erlik'in ordusunun ve Kül-Tay'ın üzerine yürüdü. Bastığı tunç toprak onun adımlarıyla titriyordu. Öz kılıcını öyle bir hırsla salladı ki, önüne çıkan ilk zebani sürüsünün başları tek bir hamlede gövdeden ayrıldı. Basıp geçtiği o kanlı izler, çağlar boyu soğumayacak bir intikamın patikasıydı artık.
Onun bu amansız şahlanışını gören kırk atlı, birer şimşek gibi gerilmiş bir yaydan fırladı. Karakurt'un kılıcı zifiri geceye bir yıldırım gibi çakıyordu. Her hamlesi, toprağa düşen bir yiğidin ahına verilen bir yanıttı.
Kül-Tay'ın devasa kafalarından biri ona doğru hamle yaptığında, Karakurt yana doğru esnedi ve kavisli bir vuruşla ejderhanın ilk kafasını uçurdu.
Kızıl ve zehirli kan göğe fışkırırken, ejderhanın acı çığlığı tüm vadiyi yardı. Yeniden cesaret bulan alplar, boyun eğmez yeni liderlerinin peşinden karanlığın kalbine doğru hücum etti.
— Karakurt! Karakurt! diye inletti obanın erleri ortalığı.
Umay Ana'nın döktüğü kut, her bükülen dize yeniden derman oluyordu. Zebaniler, hayatlarında ilk kez korkunun o buz gibi yüzüyle tanışıp gerilemeye başlamıştı.
Karakurt, kılıcından sızan kanı umursamadan gözlerini vadinin sonundaki kapkara yarığa, Erlik Han'ın yükselen gölgesine dikti. Şafak öncesi o kapkaranlık ayazda, cenk yeniden ve daha vahşi bir şekilde alevleniyordu...
KANLI MEYDAN VE AK-KAM BÖRTE'NİN KUTU
Cenk meydanı artık bir bataklıktı; can veren erlerin ve iblislerin kanı Altay'ın karlarıyla karışmış, atların toynaklarının kaydığı simsiyah bir balçığa dönüşmüştü.
Ancak Karakurt Alp durmuyordu. Ağabeyinin intikamıyla beslenen bedeni, yorulmak nedir bilmiyordu. Çeliği her savuruşunda, zebanilerin etten duvar ördüğü karanlık saflar ikiye ayrılıyordu.
Kül-Tay ejderhası, kalan kafalarıyla tıslayarak ona doğru hamle yaptığında, Karakurt öfkeyle haykırdı. Gövdesini yana doğru esnetip pusatını yukarıdan aşağıya doğru amansız bir güçle indirdi. Ağır çelik, ejderhanın ikinci kafasını da gövdesinden ayırdı.
Dev kafa gürültüyle çamura düşerken yeryüzü inledi; o ana kadar pervasızca saldıran iblisler, bu dehşet saçan gazap karşısında ilk kez ürkerek geri çekildi.
Fakat yer altının tiranı, ordusunun dağılmasına izin vermeyecekti. Vadinin en derin yarığından Erlik Han'ın gölgesi yükseldi. Kapkara asasını göğe doğru kaldırdığı an, bulutlar yarıldı ve cenk meydanının tam ortasına zifiri bir yıldırım indi.
Toprak, saklı bir kenz gibi büyük bir gürültüyle çatladı; açılan yarıklardan genizleri yakan, gözleri kör eden zehirli bir duman yayılmaya başladı.
— Dayanın! Nefesinizi tutun! diye haykırdı Karakurt, ama duman çoktan ön saflardaki alpları boğmaya başlamıştı.
Genç erler feryat ederek atlarından düşüyor, havayı soluyamadıkları için çırpınıyorlardı. Karakurt Alp, hırsla gözlerini yumdu. Ciğerlerini kavuran zehre inat, kılıcını körlemesine sallayarak dumanın kalbine doğru ilerledi.
Tam o sırada, cenk meydanının gerisinde, sarsılmadan duran bir karaltı vardı: Ak sakallı, bilge Ak-Kam Börte. Gözleri yaşlı ama inançla doluydu. Eğildi, karlı toprağın üzerinde henüz kurumamış olan Ay-Tözü'nün sıcak kanına parmaklarını daldırdı. O kutsal kanı önce kendi yüzüne, alnına sürdü; ardından geyik derisinden yapılma kadim davulunun üzerine nakış gibi işledi. Davul, ulu alpın kanıyla mühürlendi.
Ak-Kam, geyik kemiğinden yapılma ağır tokmağını havaya kaldırdı. İlk darbeyi vurduğunda çıkan ses, gök gürlemesini bile bastırdı. Davulun derisinden yayılan ritim, cenk meydanındaki her bir alpın kalp atışıyla eşitlendi:
Güm... Güm... Güm...
— Uyanın atalar! diye haykırdı Ak-Kam Börte, sesi bir fırtına gibi vadide yankılandı. Uyanın toprağın altında yatan kadim alplar! Göğsü demir, bileği tunç olanlar! Soyunuz kırılıyor, uyanın!
Kam, kendi etrafında üç kez döndü. Ak tüylü cübbesi rüzgârda savrulurken, ağzından dökülen şamanik yakarışlar, eski Türkçenin o tılsımlı, sert fonetiğiyle mühürlü geceyi dövdü. Davula her vuruşunda Altay'ın sarp kayaları yerinden oynuyor, devasa taşlar iblislerin üzerine devriliyordu.
Derken, zehirli dumanın içinde mucizevi bir hareketlilik başladı. Dumanın kapkara dalgaları arasından, parıl parıl parlayan mavi ışıklar süzüldü. Bunlar; yüzyıllar önce bu topraklarda can vermiş, Ötüken'in ve Altay'ın bağrında uyuyan kadim ataların ruhlarıydı.
Mavi ışıklardan siluetler, ellerinde hayalet pusatlardan oklar ve kılıçlarla belirdiler. Gökyüzü bir anda kızıla kesti, taylar bile bu kutsal güç karşısında saygıyla kişnedi.
Ak-Kam Börte durmadı. Geyik kemiğinden yapılma yayını sırtından indirdi. Sonsuz bir hırs ve inançla yayı gerdi. Kirişe yerleştirdiği okun ucunu, Ay-Tözü'nün kanıyla ıslatılmış kutsal deriye sürttü. Nefesini tuttu, gözlerini kırpmadan tüm varlığını Gök Tanrı'ya adayarak tetiği bıraktı.
Şımıvt!
Tılsımlı ok, Erlik'in zifiri fırtınasını, o zehirli dumanı bir şimşek gibi yararak uçtu. Doğrudan yer altının o açık duran, katran kusan devasa kapısındaki kilitli taşa çarptı. Kilit kütürdeyerek çatladı. Okun taşı vurmasıyla birlikte, etrafa yayılan mavi ışık dalgası zifiri karanlığı adımlarla geriye püskürtmeye başladı.
— Tılsım kapandı! Kapı mühürleniyor! diye bağırdı Ak-Kam, son gücüyle davuluna bir kez daha vurarak.
Yer altının kapısı kapanırken, Erlik'in ordusu feryatlarla, çığlık çığlığa o derin yarıklara doğru dökülmeye başladı. Kaçmaya çalışan zebanileri, çatlayan yer kabuğu devasa bir ağız gibi birer birer yutuyordu. Toprak, üstündeki pisliği temizlemek için son bir gayretle zangır zangır sarsıldı.
Karakurt Alp, yarılan toprağın hemen kenarında, devasa bir kaya gibi dimdik duruyordu. Kılıcından damlayan simsiyah iblis kanı, karlı toprağa değdiği an cızırdayarak buharlaşıyordu. Gözlerini kaçan zebanilere dikti:
— Erlik! diye gürledi, sesi dağları titretti. İninize dönme vaktidir! Bu toprakta size ekmek de yok, nefes de!
Kül-Tay'ın son kafası da Karakurt'un etrafındaki alpların ortak hamlesiyle gövdeden ayrıldıktan sonra gürültüyle yere devrildi. Gün doğarken zebaniler kaçışacak bir delik arıyordu. Alplar, kaçan son gölgelerin de üzerine hücum ederek meydanı temizledi. Vadide, kazanılan zaferin coşkusu ile yitirilen canların yası iç içe geçmiş, devasa bir uğultu halinde yükseliyordu.
Ak-Kam Börte, elindeki tokmak yere düşerken dizlerinin üzerine yığıldı. Ruhu ve bedeni tamamen tükenmişti, ama davulunun son sesi yer altının kapısını mühürlemeyi başarmıştı. Mavi ışıklardan oluşan ata ruhları, savaşı kazanan genç alpları selamlayarak yavaşça gökyüzünün sonsuz derinliğine doğru süzüldü.
Karakurt Alp, kılıcının ucunu Erlik'in hapsedildiği o kapalı yarığa doğru uzattı:
— Bu toprak bizimdir, gök bizim şahidimizdir!
Güneşin ilk altın ışığı, Altay'ın karlı tepesine dokundu. Zifir dağıldı, gece teslim oldu ak şafağa. Kanla kaplı meydan yavaşça aydınlanırken, Karakurt gözlerini Erlik Han'ın tamamen yıkılmamış olan o kırık, kara tahtına dikti. Savaşın son perdesi, o tahtın önünde açılmak üzereydi...
ERLİK HAN İLE YÜZLEŞME VE NİHAİ DARBE
Karakurt Alp; etrafında patlayan büyüsel fırtınalara ve kaçışan zebanilerin çığlıklarına aldırmadan ileri atıldı. Hedefi belliydi: Vadinin en kör noktasında yükselen, taştan ve kemikten oyulmuş o kapkara taht.
Yer altının tiranı Erlik Han, ordusunun bozguna uğradığını görünce kırık tahtından öfkeyle doğrulmuştu. Devasa, gölge andıran gövdesiyle bir dağ gibi dikildi. Gözlerinden etrafa sülfür ve zehir saçarak, üzerine gelen tunç bilekli alpa baktı.
Ses telleri paslı demirlerin birbirine sürtünmesi gibi gıcırdıyor, dokuz kat yer altını titretiyordu:
— İnsanoğlu! diye gürledi Erlik, tiksintiyle karışık bir gazapla. Kandan ve çamurdan yaratılmış sefil yaratık! Nasıl cüret edersin benim tahtıma yaklaşmaya? Haddini bilmez döl, seni bu karanlıkta yok edeceğim!
Karakurt Alp bir an bile duraksamadı. Adımları yere her bastığında karlı toprak sarsılıyor, içindeki nefret çizmelerini yakıyordu. Kılıcını iki eliyle kabzasından öyle bir sıktı ki parmak boğumları çatırdadı. Gözlerini tiranın alev saçan gözlerine dikerek haykırdı:
— Ben buraya sadece bir adam olarak gelmedim Erlik! dedi, sesi Altay'ın kayalarını yırtan bir fırtınaydı. Arkamda kırk obanın ahı, kılıcımda ise toprağa düşen ağabeyim Ay-Tözü'nün kanı var! Senin o karanlık saltanatını bu dağlara gömmeye geldim!
Erlik Han, geniz yakan bencil bir öfkeyle kapkara asasını göğe doğru kaldırdı. O anda gökyüzü tamamen yarıldı; yarığın içinden simsiyah yıldırımlar cenk meydanına, Karakurt'un üzerine doğru çaktı. İlk kapkara darbe havayı yırtarak indiğinde, Karakurt son anda ağabeyinden kalan kanlı gümüş kalkanını siper etti.
GÜÜÜM!
Yıldırım kalkana çarptığı an, kadim metal devasa bir patlamayla un ufak oldu, parçaları etrafa birer şarapnel gibi dağıldı. Karakurt'un sol kolu omuz kökünden itibaren uyuştu, zırhının altındaki derisi kavruldu.
Ancak dizleri bükülmedi; o tunç bilekli alp, yerinden bir parmak boyu dahi kıpırdamadı. Savrulan dumanın içinden bir şimşek gibi fırlayarak Erlik'in tam göğsüne doğru atıldı.
Çelik bu kez sıradan bir metale vurmadı. Karakurt; tüm gücünü, halkının öfkesini ve ağabeyinin vasiyetini kılıcının ucuna yüklemişti. Ağır pusat, Erlik Han'ın göğüs kafesine çarptığında kemiklerin kırılma sesi vadide yankılandı. Çelik, tiranın katran renkli, yoğun etine büyük bir gürültüyle, sonuna kadar saplandı.
— AAAAAAARRGGHH!
Erlik Han'ın acı dolu, sağır edici haykırışı dokuz kat yer altını zangır zangır titretti. Taş siperler yıkıldı, vadinin etrafındaki kayalar un ufak oldu, o ana kadar hüküm süren sağır sükûnet parça parça dağıldı.
Tiranın göğsünden fışkıran katran rengi, yoğun kan Karakurt'un yüzüne ve zırhına sıçradı, değdiği yeri asit gibi yaktı. Ama genç alp acıyı hissetmiyordu bile. Dişlerini birbirine kenetledi, kılıcı tiranın kapkara bağrında daha da derine ittirerek o nihai, ölümcül darbeleri peş peşe indirdi.
— Bu darbe, yetim bıraktığın obanın masum çocukları içindir! diye kükredi Karakurt, kılıcı bir kez daha saplarken.
— Bu darbe, toprağına canını veren ulu alp Ay-Tözü içindir! diye haykırdı, pusatı Erlik'in göğsünde acımasızca çevirerek.
Erlik Han; böğürerek ve lanetler okuyarak geriye doğru sendeleyerek toprağın açılan dokuz kat dibine, kendi karanlık inine doğru çekilmeye başladı. O geri çekildikçe, kemikten tahtı büyük bir gürültüyle ortadan ikiye kırıldı.
Yer yarılması tersine dönmüş, devasa çatlaklar büyük bir uğultuyla kapanmaya başlamıştı. Toprak, altındaki tiranı yutuyordu.
— Bu cenk bitmedi insanoğlu! Karanlık her zaman geri döner! diye haykırdı Erlik, derinliklerde kaybolurken.
Karakurt Alp, kapanan yarığın kenarından son anda geriye doğru büyük bir hamleyle sıçradı. Saniyeler sonra, koca dev kayalar yer altının kapısının üzerine büyük bir gürültüyle devrildi ve geçidi sonsuza dek mühürledi. Erlik Han, kendi kapkara hırsı ve dinmeyen kiniyle birlikte yerin yedi kat dibine hapsedilmişti.
Vadideki kinin ateşi söndü, o kapkara hırs tükendi. Ufuktan yükselen al bir aydınlık, dağların arkasından yeni günü doğuruyordu. Mağrur ve yaralı Erlik inine tıkılmıştı; toprak nihayet derin, huzurlu bir nefes aldı. Yer ile Gök, çağlar sonra yeniden şefkatle birbirine sarıldı.
Güneşin tam ışıkları Altaylar'ın kar kaplı zirvelerine vurduğunda, karanlık kapının üzerindeki dev kayalar altın bir renge büründü. Uzun zamandır sessiz olan kuşlar, gökyüzünde kanat çırparak ilk kez özgürce ötüşmeye başladı. Rüzgâr, dağların doruklarından obaların üzerine tatlı, serin ve temiz bir koku taşıdı.
Karakurt Alp, o muazzam gerilimin ve yorgunluğun ağırlığıyla yavaşça dizlerinin üzerine düştü. Göğsü çılgınca inip kalkıyordu. Kan damlayan kılıcını toprağa sapladı, iki eliyle kabzasına yaslandı ve ciğerlerine Altay'ın o temiz, özgür havasını çekti.
Etraflarındaki duman dağılırken, hayatta kalan alplar onun etrafında toplanmaya başladı. Önce bir, sonra on, sonra yüz kişi... Hep bir ağızdan dağları inleten zafer çığlıkları attılar.
Ancak coşku uzun sürmedi. Gözler; karlı çamurun üzerinde cansız yatan yiğitleri, ağabeyleri, kardeşleri aradı. Kazanılan o büyük zaferin sevinci, otağlara çökecek olan yasın ağır hüznüyle iç içe geçti.
Şafak artık tamamen sökmüştü. Altaylar, üzerine serilen ak ışıkla adeta beyaz bir gelin gibi parıldıyordu. Cenk resmen sona ermiş, karanlık yenilmiş ve zafer sonsuza dek Türk'ün olmuştu.
ŞAFAK, YAS VE TAŞLARIN HAFIZASI
Güneş Altaylar'ın kar kaplı zirvelerini tamamen teslim aldığında, cenk meydanındaki o kaotik gürültü yerini vakur bir kederin uğultusuna bıraktı. Savaş bitmişti ama geride bıraktığı enkazın ağırlığı her alpın omuzlarına çökmüştü.
Bilge Alp Ay-Tözü'nün cansız bedeni, düştüğü karlı topraktan Alpların elleri üzerinde, adeta kutsal bir emanet gibi saygıyla kaldırıldı. Kırk obanın en deneyimli savaşçıları, ulu liderlerinin naaşını omuzlarında taşıyordu.
Karakurt Alp, dizlerinin üzerine çöktüğü yerden yavaşça doğruldu. Üzerindeki zırh Erlik'in kapkara kanıyla, yüzü ise savaşın isiyle kaplıydı. Adımları ağabeyinin naaşına doğru yöneldi. Sapladığı kılıcını topraktan çekip başını saygıyla eğdi:
— Hakkını helal et ey ulu alp, ey canım ağabeyim... dedi, sesi ilk kez titreyerek ama içindeki gururu saklamayarak. Sözümüzü tuttuk. Kanın yerde kalmadı, Ergence'nin ateşi sönmedi. Ruhun Uçmak'ta huzur bulsun.
Meydanın gerisinde, gücü tükenmiş halde oturan Ak-Kam Börte doğruldu. Elindeki kutsal ardıç ve çam dallarını yakarak etrafa tütsüler saçmaya başladı. Keskin ve temiz çam kokusu; cenk meydanındaki o yanık et ve katran kokusunu yavaşça bastırarak ovalara, otağlara doğru yayıldı. Bu koku, ölümün ardından gelen yaşamın ve temizlenmenin kokusuydu. Ak-Kam, göğe doğru bakarak ataların ruhuna şükran duaları fısıldadı.
Karanlığın tamamen çekildiğini gören masumlar, kadınlar ve çocuklar, sığındıkları derin mağaralardan ve gizli koyaklardan çıkıp obalarına dönmeye başladılar. Yaşamın sıcaklığı, keçeden otağların dumanı tütmeye başladığında kendini hissettirdi.
Kadınlar; üzerlerindeki zırhları parça parça olmuş, kalkanları kırılmış ama başları dik dönen erlerine sarılarak gözyaşı döktü. Çocuklar ise ürkek ama hayran bakışlarla bu kahramanları izliyordu.
Kanla sulanan o çorak toprakta, güneşin sıcaklığıyla birlikte ilk yeşil filizler baş gösterdi. Hayat ölüme galip geliyordu; zafer kazanılmıştı ancak sönen ocakların bedeli her yürekte bir kor gibi saklıydı.
Altay'ın eteklerinde, kırk obanın beyleriyle ulu bir kurultay kuruldu.
Herkes sessizce yeni liderlerine, Karakurt Alp'e bakıyordu. Tam o esnada Ak-Kam Börte, adımlarını dik duran, dilsiz devasa kayaların yanına doğru yöneltti. Elinde demirci ocaklarında dövülmüş sert bir keski ve ağır bir çekiç vardı. Kayaya saygıyla yaklaştı, derin bir nefes aldı ve çekici taşa vurdu.
Çın... Çın... Çın...
İlk harf zamana kazındı. Dilsiz kayalar; o gecenin kanlı hafızasını, Ay-Tözü'nün benzersiz cesaretini, Karakurt'un Erlik'e indirdiği o nihai darbeyi ve Ak-Kam Börte'nin gökleri sarsan duasını haykırmaya başladı. Taş, etten ve kemikten daha uzun yaşayacaktı.
Ak-Kam, her bir dizeyi harf harf, tamga tamga kazırken dudaklarından şu kadim sözler döküldü:
"Gök Tanrı üze durdukça, yer altı çökmedikçe,
Türk bodun, töreni ve ilini bozma!
Erlik'in zifiri gelse de korkma,
Alpların al kanı korur bu yurdu sonsuza dek."
Bu taşlar orada duracaktı ki doğacak her evlada büyükler bu geceyi anlatsın, bu toprağın ve kutun nasıl korunduğu asla unutulmasın. Gök kubbenin altında sonsuza dek parlayacaktı Alpların al kılıcı. Gece bitecek, gün doğacak ve o kutlu soy daima devam edecekti.
Çok geçmeden obalarda yeniden demirci ocakları yakıldı. Körükler çekildi, çekiçler örslere vurdu. Geleceğin alpları için yeni, daha güçlü pusatlar dövülmeye başlandı.
Meydanın tam ortasına, Ay-Tözü'nün anısını yaşatacak, elinde kılıcıyla dik duran ulu bir balbal taş dikildi. Ruhuna atlar kurban edildi, aşlar döküldü, dualar okundu.
Karakurt Alp, ağabeyinin mirasını devralarak boyunun başına bilgece geçti. Töre; göklerin ışığında ve yaşanan bu büyük acının tecrübesiyle yeniden yazıldı.
Ak-Kam Börte, elindeki kadim davulun tokmağına son kez, bu defa huzurla vurdu. O ulu ses dağlarda yankılanırken sanki atalar Uçmak'tan bu kutlu zafere gülümsüyordu.
Toprak daha da yeşerdi, Altay'ın derelerinden sular ilk kez bu kadar berrak ve coşkuyla aktı. Ne Erlik kalmıştı yeryüzünde ne de o geniz yakan kapkara gölgesi.
Destan, silinmez bir sonsuzlukla taşlara kazınmış, dilden dile gezecek bir efsaneye dönüşmüştü. Gök kubbe altında bu yalın kılıç parladıkça, şimdi Altay'ın özgür kurtları, gökte süzülen hür kartallara yoldaşlık ediyordu.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.