Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Ey İçimdeki O Hiç Dinmeyen Hırçın Karadeniz Rüzgârı

Ey İçimdeki O Hiç Dinmeyen Hırçın Karadeniz Rüzgârı



Dipte işleyen o akıntılar var ya, 

hani yüzeyi sakin görünüp insanı yutan,

İşte öyle bir şeydi senelerdir içimde biriken, 

büyüyen o sessiz çığlık.

Kanlıca’nın mihrabına bıraktım gençliğimi, 

Emirgan’ın çınarlarına astım umutlarımı,

Şimdi bir yanda Marmara’nın soğukluğu, 

diğer yanda Karadeniz’in o insafsız uğultusu...


Hiçbir haritada yeri olmayan bir denizin ortasındayım aslında,

Kaptan sormaz halimi, 

çarkçı bilmez derdimi, 

vapur ise kendi yolunda sürüklenir.

Sular çekildikçe ortaya çıkan o yosunlu taşlar gibi 

kalırım tek başıma,

Ruhumu örtecek bir hatıra bile bulamam 

şu koca İstanbul kıyılarında.


Enlemesine keserken İstanbul’un yaralı göğsünü bu ahşap gövde,

Çarkların dövündüğü her su damlası bir hüsran hikâyesi anlatır meğer.

Eminönü’nden havalanan o martı çığlıkları değil, 

geçmişin ta kendisidir;

Susam taneleri dökülürken ahşap küpeşteden, 

deniz bile payına düşen acıyı gizler.


Üsküdar bir hayal gibi puslar içinde erir, 

ulaşılmaz bir limandır artık,

Çünkü ben, varacağı yeri olmayan bir yolculuğun tek biletsiz yolcusuyum.

Rüzgâr, Karadeniz’in o hırçın, o tekinsiz nefesini taşır yakama,

Köstekli bir saat gibi durmuş zaman, 

vurur yüzüme geçmişin amansız hesabını.


Bak, boynu bükük kalmış o yanık yalıların karanlık kayıkhanelerine;

Bir zamanlar kahkahaların, ud seslerinin çınladığı 

o yüksek tavanlar şimdi ne kadar sessiz Kanlıca’da!

Çürümeye yüz tutmuş filikalar gibi yanaşırım ben de kederin sığınağına,

Kuru bir yaprak gibi düşerim Boğaz’ın o derin, 

o dipleri karanlık aynasına.


Ne bir fener ışığı yol gösterir bu saatten sonra, 

ne de tanıdık bir el sallanır kıyıdan,

Sadece maziye gömülmüş aşkların yetim hayaletleri gezinir rıhtımda.

Her bir ahşap çivisi pas tutmuş 

o eski zaman hatıralarının altında,

Ezilir kalbim; 

ne bir arzu kalmıştır geriye, 

ne de fal taşlarında beliren bir ümit.


Ilık bir buhar yükseliyordu oysa bardağımdan, 

parmaklarımı ısıtan tek şeydi,

Ve simidin o tanıdık, o çocuksu kokusu saracaktı kimsesizliğimi.

Bir öpücük Konduracaktım belki de hayatın yanağına, 

Sılayı bir anlığına unutmak için;

Fakat martılar çalındı kısmetime, 

bir manga fırtına gibi çöktüler üzerime.


Kanat seslerinden örülen o kelepçeler 

sıkarken bileklerimi değil, dosdoğru ruhumu,

Anladım ki bu şehirde hayal kurmak bile 

bir cürümdür benim gibilere.

Çay soğur güvertede, simit bayatlar, 

rüzgâr dağıtır dumanını hüznün,

Geride sadece, 

boğazın tuzlu suyuna karışan yarım kalmış bir zaman kalır.


Gözlerimdeki o yoğun, o ağır sonbahar bulutu dağılmak bilmiyor bir türlü,

Kafamın içinde yankılanan yanık keman sesleri, 

içimdeki o sessiz yangını besliyor.

İki elimin arasında sallanan bu yorgun başım, 

taşıyamıyor artık bu kadar ahı;

Dudaklarımdan dökülen her kelime, 

Zeki Müren’in o en tenha, en yanık makamına bürünür:

“Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu...”


Uzaklar mı daha yakın, 

yoksa şu uzansam tutamayacağım kıyılar mı daha yabancı?

Gözyaşı yağmuru ha patladı ha patlayacak 

bu içimdeki ağır bulutlardan,

Ve ben, ıslanmaktan korkmayan bir sarhoş gibi 

teslim olurum bu sağanağa.


Güneş doğsa ne çıkar bu saatten sonra, 

gökyüzü gri bir kefen gibi çökmüşken üzerine?

Martılar bile çekilir kendi tenha kayalıklarına, 

bıraktıkları o sert rüzgâr kalır geride.

Şimdi hangi makam teselli eder ki 

kalbin bu kadar derinden yaralanışını?

Hangi beste geri getirir o hiç yaşanmamış, 

teğet geçmiş mutlu sabahları?


Dudaklarımdaki şarkı kanar her dizede, 

her "uzaklardasın" deyişimde bir martı daha dalar denize,

Gönül hicranla dolmuşsa eğer, 

Boğaz’ın tüm suları birleşse dahi yıkayamaz bu kederi.

Sessizce söylenir ağıtlar, 

dalgaların ahşap gövdeye vuran ritmiyle birleşir,

Ve ben, 

kendi cenazemin tek cemaati gibi 

otururum o boş üst güvertede.


Vapur yavaşlar, iskeleye yanaşır mı 

yoksa sonsuz bir sise mi gömülür bilinmez,

Halatlar atılır belki bir rıhtıma, 

ama kalbimin çıpası çoktan kopup gitmiştir dibe.

Demli çaydan geriye kalan o tortu gibi, 

dibe çöken bir hayatın özetidir bu sabah.


Yine de ey Boğaz, 

ey içimdeki o hiç dinmeyen hırçın Karadeniz rüzgârı!

Çarpsan da yüzüme kısmetimi, 

kırsan da dalımı, 

büksen de boynumu;

Ben bu yaralı şarkıyı söylemeye, 

bu hayali simidin kokusunda saklamaya devam edeceğim.

Çünkü yolcusuz bir vapurun güvertesinde kaybolmak bile,

Senin o acımasız, 

o mağrur ve o güzeller güzeli koylarında bir başkadır...

İstanbul…


redfer




Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 2
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Ey İçimdeki O Hiç Dinmeyen Hırçın Karadeniz Rüzgârı

Ey İçimdeki O Hiç Dinmeyen Hırçın Karadeniz Rüzgârı

redfer redfer