Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Vapur Sonsuz Bir Belirsizliğe Doğru Süzülürken

Vapur Sonsuz Bir Belirsizliğe Doğru Süzülürken


Eminönü’nden kalkan o eski ahşap vapurun gıcırtısı, sisin ve poyrazın koynunda kaybolurken zaman, o pirinç köstekli saatin durduğu yerde takılı kalmıştı.


Selim, üst güvertenin soyulmuş boyalı tahta bankında, paltosunun yakalarını kaldırmış oturuyordu. Nasır tutmuş, titreyen yaşlı ellerinin arasında tuttuğu ince belli çay bardağı çoktan buz kesmişti. Bardağın dibinde çöken demin tortusu, şu yetmiş yıllık ömrün özeti gibiydi sanki. Yanındaki gazeteye sarılı simit bayatlamış, susamları ahşap küpeştenin aralıklarına dökülmüştü.


Gözlerini köpüren sulara dikip kendi kendine fısıldadı: "Ah Selim... Mihrabına gençliğini bıraktığın o Kanlıca yalıları bile dayanamadı zamana, sen nasıl dayanacaksın? Bak, ne ud sesi kaldı ne de o yüksek tavanlarda çınlayan kahkahalar... Ağaçlar bile yaprağını döktü de sen bir türlü dökemedin içindeki şu memleket hasretini."


Bir zamanlar Emirgan’ın dev çınarları altında kurduğu umutlar, şimdi maziye gömülmüş aşkların yetim hayaletleri gibi geziniyordu rıhtımda. Saçlarına Karadeniz’in o insafsız, hırçın poyrazı düşmüştü; dizlerine ise Marmara’nın o dizginlenemez soğukluğu... Yaşlılık, insanın içindeki akıntıları durgun göstermeye yetmiyordu işte. Dipte işleyen o sessiz çığlık, senelerdir büyüyen o hasret, her dem biraz daha ağırlaşıyordu.


O sırada, rüzgârdan kaçıp güverteye çıkan, elinde dumanı tüten bir çay bardağıyla orta yaşlı bir yolcu Selim’in yanına yaklaştı. Yaşlı adamın dalgın ve hüzünlü halini fark edip hürmetle başını eğdi: — "Hayırlı sabahlar be amca... Rüzgâr çok sert esiyor, üşütmeyesin bu yaşta güvertede? Halin vaktim yerinde mi, bir çay daha getireyim mi sana?"


Selim, gözlerini Boğaz’ın puslu ufkundan yavaşça çekip adama baktı. Yüzündeki derin çizgilere zoraki bir tebessüm yerleştirdi: — "Eksik olma evlat... Sağ olasın. Beden üşür de geçer amma, içteki rüzgârı durdurmaya ne çay yeter ne palto... Ben yolun sonunu demliyorum burada, sen bak dalgana."


Yolcu, yaşlı adamın bu derin ve gizemli sözleri karşısında bir an duraksadı, ardından sessizce başını sallayıp alt salona doğru süzüldü. Selim yine o amansız içsel hesaplaşmasıyla baş başa kalmıştı.


"Neyi bekledin ki bir ömür?" diye sordu kendi kendine. "Verdiğin sözleri tutamadın, tuttuğun dallar elinde kaldı. Bir öpücük konduracaktın hayatın yanağına hani? Sılayı bir anlığına unutmak için bir simit kokusuna sığınacaktın... Bak, martılar bile kapıştı rızkını. Bu şehirde hayal kurmak bile cürümdü senin gibilere, anlamadın mı hâlâ?"


Vapur enlemesine keserken İstanbul’un yaralı göğsünü, Üsküdar pusa bürünüp uzak bir imge gibi eridi gözlerinin önünde. Bir ömür verilmiş bu şehir, şimdi uzansaydı tutacağı kadar yakın ama bir yabancı kadar uzaktı ona. Dudaklarından, senelerdir içini yakan o tenha makam süzüldü:


“ Ah Karadeniz, ne çok dertlerin var

Bir derdin de bende, beni yutar”


Biraz öteden, elinde çantasıyla işine yetişmeye çalışan bir başka yolcu geçti. Selim’in kendi kendine mırıldandığını duyunca adımlarını yavaşlattı: — "Selamün aleyküm amcam, iyi misin? Bir rahatsızlığın, bir derdin var mı?"


— "Aleykümselam evlat..." dedi Selim, bardağın dibindeki tortuyu sallayarak. "Derdim derin, amma devası da bu denizde işte. Yolculuk neresiyse oraya git, benim durağım çoktan geçti."


Yolcu helallik ister gibi bakıp uzaklaşırken Selim, pardösüsünün cebinden mürekkebi yer yer dağılmış, sararmış bir kâğıt çıkardı. Titreyen parmakları kâğıdın kıvrımlarını açarken, parmak uçlarına değen her doku ona yetmişlerin o yağmurlu Üsküdar akşamlarını, Çengelköy’ün asırlık çınar altlarında içilen ilk gençlik çaylarını hatırlattı. Gözlerinde beliren o ağır sonbahar bulutu, İstanbul’un büründüğü gri sisle birleşip yanaklarındaki derin çizgilere doğru süzüldü. Bu şehir, üzerinden geçen bunca on yıla rağmen hiç değişmemişti belki; ama kendisi, o ahşap küpeştede kuruyan tuz lekeleri gibi tek başına ve korumasız kalmıştı zamanın karşısında.


Kafasının içinde yankılanan o yanık keman sesi, Boğaz’ın hırçın dalgalarına karışıp daha da derinleşti. Bakışları, Beylerbeyi kıyılarında bir zamanlar ışıkları cıvıl cıvıl yanan ama şimdi karanlığa gömülmüş o eski ahşap yalılara takıldı. Her bir tavan süslemesinde, her bir kayıkhane gıcırtısında çalınmış gençliğin, kavuşulamamış sevdaların ve gurbet tadındaki o bitmeyen sıla özleminin ayak izleri vardı. Hayatın yanağına kondurmak istediği o son öpücük, Boğaz’ın tekinsiz poyrazında savrulup gitmiş; geriye sadece bu demli çayın tortusu gibi dibe çöken, yaşanmamış sabahların sızısı kalmıştı.


Vapur sonsuz bir belirsizliğe doğru süzülürken, Selim gözlerini kapadı ve rüzgârın getirdiği o eski İstanbul kokusunu—ertesi güne kalan bayat simidin, yosunun ve nemli ahşabın harmanını—son kez derin derin içine çekti. Artık ne batan güneşin ardından yakılacak bir ağıtı vardı ne de çalacak bir kapısı; yalnızlık, bu devasa şehrin ortasında ona biçilmiş en geniş kefendi. 


Yine de bu son durakta, rıhtımdan el sallayan tek bir kişi bile olmasa da, ruhunu Boğaz’ın o derin ve mavi karanlık aynasına bırakırken içten içe şükretti; çünkü kaybolduğu yer, hayatını adadığı o mağrur ve güzeller güzeli İstanbul’un ta kendisiydi.


İlyas Kaplan Redfer


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Vapur Sonsuz Bir Belirsizliğe Doğru Süzülürken

Vapur Sonsuz Bir Belirsizliğe Doğru Süzülürken

redfer redfer