Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Pencere Kenarı

Pencere Kenarı

PENCERE KENARI 

Pencerenin kenarına çekilmiş eski tahta sandalyenin gıcırtısı, gecenin koyulaşan sessizliğinde yankılanıyordu. Dışarıda hafif hafif esen rüzgâr, kırık cam aralığından içeri sızarak odadaki tek gaz lambasının alevini titretiyordu. Yaşlı adam, nasırlı elleriyle sıcaklığını çoktan kaybetmiş çay bardağını kavramış, karanlığın içindeki hiçbir şeye bakıyordu. Aklında zihnini birer birer istila eden hatıralar, bağrını keskin bir bıçak gibi delip geçen o eski rüzgârın fısıltısıyla yeniden canlanıyordu. Gözlerinin önünden bir an olsun gitmeyen o tanıdık yüz, gönlündeki hiç sönmemiş yangınları yeniden körüklüyordu.


Gecenin zifiri karanlığı odaya yavaş yavaş çökerken, adamın göğsünün derinliklerinde bitmek bilmeyen amansız bir iç savaş hüküm sürüyordu. Mantığı kabullenmeyi fısıldarken, yüreği ilk günkü fırtınayla direniyordu. Kurumuş dudakları, odadaki tek can belirtisiymiş gibi, unutmaya yemin ettiği o ismi azar azar mırıldanıyordu. Zamanın görünmez saatleri bir değirmen taşı gibi ömrünü öğütüp dururken, göğsüne saplanan hasret sancıları her atışta kalbini bir kez daha yaralıyordu.


Hüzün, sanki gözle görülür bir sıvıymış gibi pencereliğin ahşabına damla damla sızıyordu. Ayrılık, yıllar geçse de küllenmeyen, aksine her rüzgârda yeniden tutuşan bir kor gibi tam göğsünün ortasına düşmüştü. Bu yabancı şehirdeki gurbet günlerinde, geçmişten çıkıp gelen tek bir gülüş dahi onu bu sessiz harabede boğmaya yetiyordu. Zihnindeki o keskin karanlık, geçen her saniyede bağrını biraz daha derinden delip geçiyordu.


Yine de yüreğinin kuytu bir köşesinde bitmek bilmeyen çocuksu bir umut vardı; sanki kapı her an çalınacak ve o, hiç gitmemiş gibi içeri girecekti. Oysa geride bırakılan tek şey, bu yorgun kalbe verilmiş en acı hediye olan sonsuz bir yokluktu. İçin için yanarak düştüğü bu çileli yolda, her sabah aynı çaresiz bekleyişle uyanıyordu. Zaman akıp gittikçe, geride kalan yılları bir duman misali dağılıp avuçlarının arasından uçup gidiyordu.


Gönlünün ortasına bir dağ gibi yığdığı dertlerle yaşamayı öğrenmişti artık. Bacakları titrese de her öğleden sonra sokağın sonundaki o tanıdık köşeye kadar yürür, belki geçer diye gözlerini yola dikerdi. En çok da o soğuk akşamüstlerinde kendisine sıcacık bakan, içini ısıtan o gözleri özlüyordu. Dışarıda mevsimler değişiyor, sararmış yapraklar birer birer toprağa düşüyordu; ama onun içindeki sonbahar ayazı hiç bitmiyor, ruhunu kavurmaya devam ediyordu.


Köydeki eski evleri de artık bu terk edilmiş ruh haline bürünmüştü. Zaten hayat denen bu hazin hikâyede perdeler yavaş yavaş kapanmak üzereydi. Sensizlik, etrafını saran bu karanlık hanenin tek mutlak sahibi olmuş, her köşeye sindiğini ilan etmişti. Şimdi bu yıkıntının, bu viranenin içinde tek başına, sadece hatıraların gölgesiyle baş başa kalmıştı.


Dışarıda aniden bastıran karayel, ahşap kapıyı sabırsız ve ansızın çalarken sanki eski günlerin hesaplaşmasını getiriyordu. Her rüzgâr darbesinde, omuzlarına binen on yılların ağırlığı göz pınarlarından süzülen tek bir damla yaşa dönüşüyordu. Yanaklarından aşağı kayan o damla, sadece bir gözyaşı değil, tükenen bir ömrün sessizce akıp gidişiydi.


Sokağın lambası cızırdayarak söndüğünde, odadaki tek ışık kaynağı olan gaz lambası da son bir titremeyle karanlığa teslim oldu. Gece, tüm acımasızlığıyla adamın etrafını sararken, o ellerini dizlerine koyup oturduğu yerde biraz daha büküldü. Artık ne bekleyecek bir yarın kalmıştı ne de geri döndürülecek bir dün; sadece bu soğuk odada yankılanan hafif bir nefes sesi vardı.


Pencereden bakıldığında, karanlığın ortasındaki o küçük ev tıpkı içindeki adam gibi sessizliğe gömülmüştü. Ağaçlardan dökülen son yapraklar rüzgârın önünde savrulurken, sokak tamamen boşalmış, ayak izleri bile silinmişti. Hasretin ve burukluğun sindiği bu sokak, bir zamanlar yaşanan o büyük sevdadan geriye kalan tek şahit olarak suskunluğunu koruyordu.


Sonunda fırtına dindi, karayelin ıslığı yerini gecenin dinginliğine bıraktı. Yaşlı adam başını pencerenin pervazına dayayarak gözlerini kapattı. Ayrılığın içini yakan o amansız koru, derin bir sessizlikle kucaklayarak kendi karanlığında son bir uykuya daldı.


Sabahın ilk ışıkları sokağı yavaşça aydınlatmaya başladığında, odanın içindeki dondurucu soğuk her yeri kaplamıştı. Pencere pervazına dayalı duran başı hiç kımıldamıyor, yüzündeki huzurlu ama buruk ifade sanki tüm o yılları, çekilen tüm acıları geride bıraktığını fısıldıyordu. Masa üstündeki kurumuş mürekkep ve soğumuş çay bardağı, bu dünyadan sessizce çekip giden bir ruhun geride bıraktığı son izler olarak kalmıştı.


Güneş yükseldikçe rüzgârın yerini hafif bir esinti aldı ve sokaktan geçen bir iki çocuk, o eski evin penceresindeki durgunluğa aldırmadan koşup gitti. Ayrılığın o amansız koru artık sönmüş, yerini hiç bozulmayacak derin bir sükûnete bırakmıştı. Yıllarca süren çaresiz bekleyiş sona ermiş, o karanlık hanedeki hazin hikâye nihayet son perdesini indirerek tamamen kapanmıştı.

İlyas Kaplan Redfer




Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Pencere Kenarı

Pencere Kenarı

redfer redfer