Edebiyat Evi Dedelerinin Sivas Macerası 1
Sivas’a doğru yola çıktıklarında hiçbiri başına gelecekleri bilmiyordu.
Nuri Hoca’nın daveti üzerine Edebiyat Evi'nin dört kafadar dedesi Sami Hoca, Mehmet Fikret, İpçi Erdoğan ve Türkmenoğlu soluğu Sivas’ta almaya karar vermişlerdi. Plan basitti: Nuri Hoca ile Şampiyon Baki onları karşılayacak, hep birlikte Divriği’ye gidilecek, tarihi Divriği Ulu Camii gezilecek, güzel bir yemek yenilecek ve akşam da dost meclisinde şiir ve edebiyat üzerine sohbet edilecek, ertesi gün de Kangal Balıklı kaplıcasına gidilecekti..
Ama bu ekip için “plan” kelimesinin anlamı, genellikle planın ilk beş dakikasında olayların içerisinde kaybolmak demekti.
Nuri Hoca sabah erkenden telefona sarıldı.
— Baki ağabey, bunlar en son verdikleri moladan sonra yola çıktılar mı?
Şampiyon Baki gayet kendinden emin cevap verdi:
— Çıktılar hocam. Merak etme, ben hepsini tanıyorum. En geç bir iki saat sonra buradalar.
Nuri Hoca bir an sustu.
— Sen onları tanıyorsun, ben senden de iyi tanıyorum ama benim niye içime bir sıkıntı geldi?
Baki güldü.
— Hocam, sen Divriği Ulu Camii’ni düşün. Ben de bunları düşünürüm.
Sami Hoca’nın kullandığı araçta ise durum pek parlak değildi.
Mehmet Fikret sürekli:
— Daha ne kadar var? diye soruyordu.
Sami Hoca direksiyondan gözünü ayırmadan:
— Az kaldı.
diyordu.
On dakika sonra Mehmet Fikret yine sordu:
— Şimdi?
— Az kaldı.
Bir on dakika daha geçti.
— Sami Hoca, gerçekten az mı kaldı?
Sami Hoca bu kez hafif sinirlenerek:
— Fikret, yolun ne kadar kaldığını bilmiyorum ama sen böyle sorarsan benim sabrımın çok az kaldığını biliyorum! Birazdan çatacağım ha !
Arka koltuktan İpçi Erdoğan’ın sesi geldi:
— Ben haritaya baktım, daha bayağı var.
Araçta bir sessizlik oldu.
Türkmenoğlu:
— Sen haritaya mı baktın?
— Evet.
— Telefonun nerede?
— Evde.
Herkes birbirine baktı.
Mehmet Fikret kahkahayı bastı.
— Erdoğan, sen navigasyona değil, navigasyon sana muhtaç!
Öte yandan Nuri Hoca ile Şampiyon Baki, Sivas’ta kafileyi bekliyorlardı.
Baki bir elinde telefon, diğerinde çay, sürekli yolu gözlüyordu.
Nuri Hoca:
— Abi, bunlar niye gelmedi, Nerede kaldılar acaba?
— Hocam geliyorlar.
— Nereden biliyorsun?
— WhatsApp grubuna “yaklaştık” yazmışlar.
— Ne zaman?
— İki saat önce.
Nuri Hoca çayından bir yudum içti.
— Bunlar Sivas’a mı geliyorlar, Ay’a mı gidiyorlar anlamadım ki?
Nihayet kafile göründü.
Araç durdu. Kapılar açıldı.
İlk önce Sami Hoca indi.
Ardından Mehmet Fikret.
Sonra Türkmenoğlu.
İpçi Erdoğan indiğinde Baki ona sarıldı:
— Hoş geldin Erdoğan!
Erdoğan:
— Hoş bulduk Şampiyon. Yol biraz uzundu.
Baki:
— Uzun muydu?
Erdoğan:
— Yok, biz yanlış yoldan geldik.
Nuri Hoca hemen araya girdi:
— Neyse, geldiniz ya! Hadi, hiç vakit kaybetmeden Divriği’ye doğru yola çıkalım.Vakitli gidip vakitli dönelim.
Mehmet Fikret:
— Hocam bir çay içsek?
Nuri Hoca:
— Daha yeni geldiniz! Molada içmiş olmanız gerekir.
— Olsun hocam. Uzun yoldan geldik.
Türkmenoğlu:
— Ben de acıktım.
İpçi Erdoğan:
— Benim de lastiklerin havasına bakmam lazım.
Sami Hoca:
— Sen ne zamandan beri lastiklerden anlıyorsun?
Erdoğan:
— Ben her şeyden anlarım.
Sami Hoca:
— Erdoğan, geçen gün televizyonun kumandasının pilini takamadın.
Erdoğan hiç bozuntuya vermedi:
— O elektronik işiydi.Birbirine karıştırma şimdi işleri. Hem iki de bir yüzüme vurma şunu Sami Hoca.İstediğim tornavida yoktu ben ne yapayım?
Bir saat kadar dinlenildi, ihtiyaçlar giderildi ve altı kafadar kendi arabalarını Sivas'ta bir otoparkta bırakarak kiraladıkları daha büyük bir araba ile yola çıktılar.
Ancak Divriği’ye giden yol, bu altı kişilik ekip için sıradan bir yolculuk olmaktan çoktan çıkmıştı.
Arka koltukta oturan Mehmet Fikret, elindeki poşeti karıştırıyordu.
Sami Hoca:
— Ne arıyorsun üstad?
— Yemek.
— Daha az önce kahvaltı yapmadın mı?
— Yaptım ama yolda insanın canı bir şeyler çekiyor.
Türkmenoğlu:
— Canın ne çekti Fikret?
— Simit.
Baki:
— Simit mi?
— Evet.
Nuri Hoca:
— Yav daha beş dakika önce simit yedin ya!
Mehmet Fikret:
— O başka simitti hocam. Bu yol simidi.
Herkes kahkahaya boğuldu.
Divriği’ye yaklaşırken manzara güzelleşmeye başladı.
Nuri Hoca tarihi yapı hakkında bilgi vermeye koyuldu:
— Arkadaşlar, birazdan Divriği Ulu Camii’ne varacağız. Burası Anadolu’nun en önemli eserlerinden biridir. Taş işçiliğiyle....
Tam o sırada İpçi Erdoğan’ın sesi duyuldu:
— Hocam, bu anlattığınız taşların hepsi elle mi yapılmış?
— Evet.
— Vay be.
Bir süre düşündü.
— Peki o zaman emekli maaşları nasıldı?!
Araç bir anda sessizleşti.
Sami Hoca:
— Erdoğan, konu nereye geldi?
— Hocam taş işçiliğinden emekliye geldim.
Baki gülmekten kendini tutamadı.
Sivas'tan Divriği istikametine doğru şen şakrah sohbet ederek ilerliyorlardı.
Hava güzeldi.
Yol güzeldi.
Herkesin keyfi yerindeydi.
Ta ki araçtan ilk ses gelene kadar.
"Tak...Tak...Tak..."
Sami Hoca kaşlarını çattı.
— Bu ne sesi?
Türkmenoğlu:
— Hangi ses?
— Şu sesi duymuyor musun?
Herkes sustu.
"Tak... Tak... Tak..."
Mehmet Fikret:
— Arabanın altından geliyor galiba.
Erdoğan hemen bir uzman edasıyla:
— Motor sesi o.
Sami Hoca:
— Sen nereden anladın?
— Sesinden.
— Motorun sesini nereden biliyorsun?
— Ben arabaya yabancı değilim.
Tam o sırada araç birden sarsıldı.
Tak!
Ardından motorun sesi değişti.
Sami Hoca:
— Aman!
Araç yavaşladı.
Sonra bir kez daha sarsıldı.
Tak... Tak... Tak...
Ve...
Motor sustu.
Araç yolun kenarında kaldı.
Herkes birbirine baktı.
Mehmet Fikret:
— Hayırdır?
Sami Hoca kontağı çevirdi.
Motor:
"Gır... Gır... Gır..."
Ama çalışmadı.
Bir daha denedi.
Yine çalışmadı.
İpçi Erdoğan:
— Ben bakayım.
Sami Hoca:
— Sen ne yapacaksın?
— Motoru kontrol edeceğim.
— Geçen sefer kaputu açıp direksiyon yağı yerine az kalsın motor yağı aktarıyordun.
— O başka meseleydi.
Erdoğan indi.
Kaputu açtı.
Motorun içine baktı.
Sağına baktı.
Soluna baktı.
Bir parçaya dokundu.
Elini çekti.
— Çok sıcak.
Sami Hoca:
— Ne sıcak?
— Motor.
— Motorun sıcak olması normal değil mi?
Erdoğan düşündü.
— Evet.
— E o zaman?
— Bir sorun var.
Mehmet Fikret:
— Sağ ol Erdoğan. Sen olmasan bunu asla anlayamazdık.
Telefonlar çıkarıldı.
İnternet çekmiyordu.
Telefon çekiyordu ama internet çekmiyordu.
İnternet çekiyordu ama harita açılmıyordu.
Harita açılıyordu ama konum göstermiyordu.
Kısacası teknoloji de onları terk etmişti.
İpçi Erdoğan:
— Vallahi tam olarak nerede olduğumuzu bilmiyoruz.
Nuri Hoca:
— Nasıl bilmiyoruz yav!?
— Yol üzerinde bir yerdeyiz.
Nuri Hoca:
— Oooooo! çok açıklayıcı oldu!
Baki telefonu aldı:
— Etrafta köy falan var mı?
Türkmenoğlu uzakta görünen birkaç eve baktı.
— Şurada bir köy var galiba.
Mehmet Fikret:
— Kaç kilometre?
Sami Hoca:
— Bilmiyorum.
Erdoğan:
— Beş kilometre vardır.
Baki:
— Yürüyün, köyde bir usta buluruz..
Altı arkadaş birbirine baktı.
Mehmet Fikret:
— Yürüyerek mi?
Nuri Hoca:
— Başka çaremiz var mı?
Böylece altı kafadar arabayı yol kenarında bırakıp köye doğru yürümeye başladılar.
Başlangıçta herkes neşeliydi.
Erdoğan:
— Köye gideriz, ustayı buluruz, arabayı yaptırırız. Yarım saate geri döneriz.
Sami Hoca:
— İnşallah.
Mehmet Fikret:
— Benim ayağım biraz ağrıyor ama idare eder.
Türkmenoğlu:
— Daha beş dakika yürümedik.
— Olsun, önceden tedbir alıyorum.
İlk yarım saat geçti.
Köy görünüyordu ama bir türlü yaklaşmıyordu.
İkinci yarım saat geçti.
Hâlâ köy görünüyordu.
Üçüncü yarım saat geçti.
Köy hâlâ aynı mesafedeydi.
Baki:
— Biz köye mi gidiyoruz, köy mü bizden uzaklaşıyor? Anlamadım gitti arkadaş.
Nuri Hoca:
— Haritaya göre ilerliyoruz.
İpçi Erdoğan:
— Hangi haritaya?
Nuri Hoca telefonunu gösterdi.
— Bu.
Erdoğan ekrana baktı.
— Hocam bu hava durumu.
Nuri Hoca bir an dondu.
— Ne?
— Harita değil.
Herkes telefon ekranına baktı.
Gerçekten de hava durumu uygulaması açıktı.
Mehmet Fikret kahkahaya bastı..
— Nuri Hoca bizi yağmur ihtimaline göre mi köye götürüyor?
Devam Edecek
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.