Kayıp Mazbata
Mazbatayı aldığım gece
meydan hâlâ kalabalıktı.
Bayraklar,
kameralar,
uzatılan eller...
Bir el sıktım.
Sonra bir başkasını.
Sonra bir başkasını.
O gece
önümde bir meydan değil,
yöneteceğim bir ülke vardı.
Mazbata elimdeydi.
Adım,
mühür,
verdiğim söz
aynı kâğıtta duruyordu.
Eve döndüğümde
kızım uyuyordu.
Masasının üzerinde
bir resim vardı:
bir ağaç,
bir ev,
üç insan.
Ben de vardım.
Yüzüm yoktu.
Kâğıdı çevirdim.
Arkasında,
çocuk elinden çıkmış bir cümle:
“Babam gelince ülke düzelecek.”
O gece
uzun süre
o kâğıda baktım.
Sabah
ilk dosya masama geldi.
Bazı isimlerin üzeri
daha okunmadan çizilmişti.
“Niçin?” dedim.
“Bizim adam değil.”
Listeyi önüme çektim.
Çizilenlerin yanına
bana fısıldanan isimleri yazdım.
İmzaladım.
Kimse elimi tutmadı.
Kalem yalnızca
kâğıda dokundu.
Karar çıktı.
O gün
ilk kez anladım:
İnsan bazen
kendi eliyle yaptığı şeyi
kendi kararı sanıyor.
Sonra dosyalar çoğaldı.
Açık eksiltmeler,
kapalı kapılar,
adrese teslim işler...
Meydanda omzuma vuran eller
bu kez makamın kapısında
ceplerinden kartvizit çıkarıyordu.
Bir imzanın altına
başka bir imza.
Benim imzam.
Ben imzaladıkça
şehir büyüdü.
Kuleler yükseldi,
duvarlar uzadı.
Benim adım
temellerde görünmüyordu.
Ama her temelde
biraz daha vardı.
Bir gün
makam arabasıyla
eski mahalleden geçtim.
Sokağın başındaki
tabelaya baktım.
Adı değişmişti.
Biraz ileride
başka bir tabela.
Onun da adı
değişmişti.
Çocukken bildiğim
meydanın adı yoktu artık.
Yerinde
yeni bir isim duruyordu.
Camdan dışarı baktım.
Binalar aynı değildi.
Meydan küçülmüş gibiydi.
Sokaklar
daha dar görünüyordu.
Şehir
camın ardından
küçülüyordu.
Bir zamanlar
bildiğim yerler
birer birer
yabancılaştı.
Sonra fark ettim:
Bina değişmişti.
Meydan değişmişti.
Şehir değişmişti.
Ya da
ben
artık
hiçbirini
tanımıyordum.
Bir gün sekreterim
masamdaki eski kalemi aldı.
“Bunu değiştirelim,” dedi.
Yerine
altın renkli bir kalem bıraktı.
Aldım.
Soğuktu.
Kullandım.
Akşam eve geldiğimde
kızım kumbarasını getirdi.
“Baba,
bisiklet alabilir miyiz?”
Kumbarayı masaya koydu.
İçini boşalttık.
Birkaç bozuk para
masanın üzerinde yuvarlandı.
Gündüz imzaladığım rakamları düşündüm.
Sonra paralara baktım.
Bir süre sustum.
“Alırız,” dedim.
Ertesi gün aldık.
Kızım bisikletine bindi.
Koridorda
yeni tekerleklerin sesi dolaştı.
Ben odamda kaldım.
O gece
bir rapor daha geldi.
Vatandaşın borcu
bir kez daha artmıştı.
Kredi kartları,
taksitler,
ödenmemiş faturalar...
Rakamlar büyüyordu.
Benim imzamın altında
milyonlar vardı.
Onların mutfağında
eksi işareti.
Bir ülkenin borcu
bütçede görünüyordu.
İnsanlarınki
mutfak masalarında.
Dosyayı kapattım.
Bir süre sonra
makamın kapısı ağırlaştı.
İçeri girenler
seslerini alçalttı.
Başlarını eğdi.
Bazıları gitti.
Bir daha dönmedi.
Boşalan koltuklara
tanıdık yüzler oturdu.
İsimlerini ben söyledim.
İmzalarını ben attım.
Bir sabah
aynaya baktım.
Kravatım düzgündü.
Ceketim ütülüydü.
Saçım yerindeydi.
Aynadaki adam
bana baktı.
Mazbatayı aldığım gece
meydanda duran adama
benzemiyordu.
Ama yüzü
benim yüzümdü.
Mecliste oylarım arttı.
Yüzdeler yükseldi.
Gazeteler başarıdan söz etti.
Bir gün
bir memur karşıma çıktı.
Konuşmadı.
Sadece baktı.
Sonra öğrendim:
İmzaladığım bir karar
kardeşinin ekmeğini elinden almıştı.
Kararı hatırlıyordum.
Tarihini.
Dosyanın rengini.
Mürekkebin kuruyuşunu.
Kardeşinin adını
hatırlamıyordum.
O gece
istifa mektubu yazdım.
Katladım.
Çekmeceye koydum.
Sabah yine işe gittim.
Mektup orada kaldı.
Çünkü o odalarda
benim getirdiğim insanlar vardı.
Benim verdiğim sözler.
Benim sustuğum anlar.
Bir duvarı
bir günde dikmez insan.
Önce bir tuğla koyar.
Sonra bir tane daha.
Sonra
duvarın ardında kaldığını fark eder.
Aylar geçti.
Mektuba dokunmadım.
Ben koltukta kaldım.
Sonra yeniden seçildim.
Şehrin duvarlarında
yüzüm vardı.
Sonuçlar açıklandı.
Kazandım.
İnsanlar
adımı haykırıyordu.
Mazbatayı elime aldım.
Adım vardı.
Ülke yoktu.
O gece
çekmeceyi açtım.
Eski mazbatayı aradım.
Yoktu.
Kasaya baktım.
Yoktu.
Dosyaların arasında
yoktu.
Masamda
yalnızca o eski kalem duruyordu.
Bir zamanlar
ucuz olduğu için sevdiğim kalem.
Elime aldım.
Yazmadı.
Kızımın odasına girdim.
Büyümüştü.
Masasının üzerinde
o eski resim duruyordu.
Ağaç.
Ev.
Üç insan.
Ben de vardım.
Yüzüm hâlâ yoktu.
Kâğıdı çevirdim.
Cümle sararmıştı:
“Babam gelince ülke düzelecek.”
Kızımın odasından çıktım.
Koridorda
bisiklet yoktu.
Nereye gittiğini
sormadım.
Pencerenin önünde durdum.
Yağmur yağıyordu.
Duvardaki afişimde
yüzüm hâlâ gülümsüyordu.
Yağmur önce
köşesini kaldırdı.
Sonra yapışkanı gevşedi.
Pazardan dönen bir kadın
ellerinde ağır poşetlerle
sokağın köşesinde durdu.
Afişe bakmadı.
Sarkan kenarı çekti.
Başının üstüne tuttu.
Yağmurdan korunmak için.
Bir süre öyle kaldı.
Sonra yağmur dindi.
Kadın afişi bıraktı.
Poşetlerini aldı.
Yürüyüp gitti.
Afiş duvardan
yarı kopmuş hâlde kaldı.
Rüzgâr yüzümü çevirdi.
Gözlerim sokağa baktı.
Kimse dönüp bakmadı.
Yağmur yeniden başladı.
Yüzüm ıslandı.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.