Yalnızlığın İçinden Öznur'a
Yalnızlığın İçinden Öznur’a
12 Eylül 2026
Yalnızlık hissi zaman zaman içimi burkan bir duygu. İstanbul gibi insanın kalabalığın içinde kaybolabileceği bir şehirde bile bunu hissetmem belki de en insanca hâlim. İnsan bazen çevresinde yüzlerce kişi varken de bir tek sese ihtiyaç duyuyor. Ben de o duyguyla Öznur’un numarasını çeviriyorum.
Telefonun ucundaki sesi fısıltılı, zorlanarak çıkıyor. Boğazından geçirdiği ameliyatın sesi üzerinde bıraktığı izi daha ilk kelimelerinde duyuyorum. İçime bir endişe düşüyor.
“Neredesin? Hastanede misin, yoksa eve mi çıktın?”
Meğer kız kardeşinin evindeymiş. Koca İstanbul’da nerede acaba? İlginçtir, insan bir şehrin içinde tanıdığı birinin nerede olduğunu bile merak ediyor. Ben buraların yabancısıyım. Sokakları, semtleri, birbirine benzeyen caddeleri hâlâ kafamda bir türlü yerli yerine oturtamadım. Ama içimdeki endişe adres sormayı beklemiyor. İnsan sevdiği birini merak edince Google Maps'ten önce kalbi çalışıyor.
Neyse ki bugün Didem götürecek beni. Onun da hastasını geç alacaklarmış. Hemen Öznur’dan konum istedim. Ah, bir baktım yürüyerek on yedi dakika, arabayla dört dakika! İstanbul’da bu hesabın ne anlama geldiğini artık biraz öğrenmiş sayılırım. On yedi dakika yürümek, benim için “yakın” kategorisine giriyor olabilir ama İstanbul’un yolları, yokuşları ve insan seli işin içine girince o dört dakikalık araba yolculuğuna da pek güvenmemek gerektiğini biliyorum.
Yolumuzun üzerinde devamlı alışveriş yaptığım manava uğradık. Beni görünce artık tanışıklığın verdiği o rahatlıkla alışverişimi yaptım. İnsan yabancı bir şehirde tanıdığı bir manav bulunca kendini birden mahalleli hissediyor. Neredeyse “İki kilo da şundan koy, bizim evdekiler sever” diyecek kıvama gelmişim.
Ameliyat geçirmiş bir dosta sıcacık, kendi ellerimle pişirdiğim bir çorbayı götürmek isterdim. Hani kapağını açınca ev kokusu çıkacak, “Bunu Çiğdem yaptı” denecek türden. Ama İstanbul’da kendi mutfağım yok ki! Çorba pişirecek tencerem yok, mutfak düzenim yok, hatta doğru dürüst “ben burada neyin nesi nerede?” bilgim bile yok. Bu durumda dostluğun mutfak ayağı biraz aksadı. Ben de çareyi manavda buldum: İncir ve muz aldım. Çorbanın yerini meyve aldı. Dostluk bazen mercimek çorbası, bazen de iki kilo muz olabiliyor.
Didoş’la kahvaltı faslımız da hızlandırılmış programa alındı. Zavallı kızı uykusundan aceleyle kaldırdım. Sabah kahvesine gidecektim. Üstelik bu kez kahve bahanesiyle değil, Öznur için gidiyordum.
“Öznur’un yanına gideceğim,” dedim.
Kahvaltı masasında zamanla yarışıyorduk. Benim aklım çoktan Öznur’daydı, Didoş’un aklı ise muhtemelen “Annem beni neden bu saatte kaldırdı?” sorusundaydı. Anne olmak biraz da çocukların uykusunu, kahvaltısını ve kendi planlarını aynı anda yönetmeye çalışırken kendini bir anda şehirlerarası lojistik sorumlusu gibi hissetmek galiba.
Sonra Öznur’un yanına vardım.
Bir süre önce kitaplar konuştuğumuz, sayfaların arasında dolaştığımız arkadaşım şimdi koltuğunda, bedeninin izin verdiği kadarını yaparak yaşamaya çalışıyordu. Kalp ameliyatının ardından bacağında oluşan hissizlik onu zorlamış, fazla yürüyemiyordu. Koltuğun yanına üst üste dizilmiş yastıklar koymuştu. Başını onların üzerine yaslıyor, ayaklarını bir sehpaya uzatıyordu.
Bana nasıl uyuduğunu da gösterdi.
Uyumak denirse...
Ağrıların ve bedenindeki huzursuzluğun arasında ancak kısa süreli iç geçirmelerle uykuya dalabiliyordu. O uyku, insanı dinlendiren derin bir uyku değil; bedenin biraz olsun sustuğu, sonra yeniden kendini hatırlattığı kesintili bir dinlenme hâliydi. Yastıkların arasına yerleşmiş, ayakları sehpada, başı geriye yaslanmış. Sanki uyumaktan çok bedenine birkaç dakikalık bir ateşkes imzalatmaya çalışıyordu.
Elinde sürekli bir şişe su vardı. Ameliyatın ardından kuruyan boğazını küçük yudumlarla yumuşatıyordu. Konuşurken zaman zaman boğazını temizler gibi sesler çıkarıyor, birkaç kelime söylüyor, sonra yeniden suya uzanıyordu. Sesi çıkarmak bile artık eskisi kadar kendiliğinden değildi; her kelimenin ardında küçük bir çaba vardı.
Onu dinlerken doktor olmadığım için tıbbi ayrıntıların peşine düşmedim. Zaten insanın karşısındaki acıyı anlaması için her zaman tıbbi bir açıklamaya ihtiyacı yok. Bazen bir insanın nasıl oturduğuna, nasıl nefes aldığına, suyu neden elinden bırakmadığına ve uyumak için bedenini nasıl yerleştirdiğine bakmak yeter.
Öznur benim kurduğum kitap kulübünün de bir ferdi. Birlikte kitapların dünyasına girip çıkmış, sayfaların arasında konuşmuş, bazen bir cümlenin peşinden uzun uzun gitmişliğimiz var. Şimdi ise onun hayatı bir süreliğine kitaplardan çok bedeninin izin verdiği birkaç adımlık mesafeye sıkışmış durumda.
Ben bugün İstanbul’un kalabalığının içinden geçip onun yanına vardığımda, yalnızlığın bazen insanın çevresinde kimsenin olmaması değil, yanında olmasını istediğin insanın acısına dokunamamak olduğunu düşündüm.
Bir de şunu düşündüm: İnsan sevdiğinin başucuna giderken elinde illa ev yapımı çorba olmak zorunda değilmiş. Bazen bir poşet incir ve muz, bazen bir şişe suyun yanına ilişen birkaç cümle, bazen de sadece koltuğun karşısına oturup “Ben buradayım” demek yetebiliyormuş.
Ben de bugün Öznur’un karşısına oturdum.
Sonra yolum yine devam etti. Sezen, yani benim korodan arkadaşım Gülseren ablanın gelinine de geçmiş olsun demeye uğrayacaktım. Onun hikâyesini ayrıca anlatacağım.
Şimdilik onu başka bir sayfaya bırakıyorum.
Çünkü benim için Öznur, baldan tatlı bir dert ortağı; içime neşe katan, kitapların arasından hayatıma karışmış güzel bir arkadaş. Bugün onun yanında otururken, insanın bazen bir dostuna verebileceği en kıymetli şeyin çözüm değil, varlığı olduğunu bir kez daha anladım.
H. Çiğdem Deniz
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.