İçimde Bir Yer Var Kimse Bilmiyor
Kelimeler, bazı şeyleri anlatmaya yetmiyor. İnsan bunu en çok, etrafı insan doluyken anlıyor.
“Sokaklar insan kaynıyor, otobüsler tıklım tıklım, evler şen şakrak; yalnızlık da nereden çıktı?” Ah, onlar zannediyorlar ki yalnızlık, bir dağ başında tek başına kalmaktır. Bilmiyorlar. Hiçbir şey bildikleri yok. İnsan en korkunç sürgününü bir şeyleri düzelttiğini sanıp aralarına karıştığı o büyük, o muazzam kalabalığın tam ortasında yaşar.
Birlikte gülüyoruz mesela. Bir masanın etrafına toplanmışız. Ben de gülüyorum, yemin ederim gülüyorum; yüzüme o sahte nezaket tebessümünü gayet muntazam yerleştiriyorum. Fakat tam o sırada, kahkahanın en gürültülü yerinde içimde bir şeyler kırılıyor. Bir yabancılık çöküyor üzerime. Sanki ben o masada oturmuyorum da odanın tavanına asılmış bir lamba gibi yukarıdan kendimi seyrediyorum. “Bak,” diyorum kendime, “şu gülen zavallı sensin. Ama kimse senin o kafanın içinde ne büyük bir felaketin koptuğunu bilmiyor.” Yanımdakine elimi uzatsam dokunurum; fakat içimden geçen tek bir cümleyi söylesem, beni anlamak için bir asır düşünmesi gerekir. Yahut hemen bir teşhis koyup geçer: “Bugün biraz dalgınsın.” Evet, dalgınım; çünkü ben kendi içimin dipsiz kuyularına dalıp bir daha yüzeye çıkamayanların cinsindenim.
Sonra eve dönüyorum. Hani şu sığınılacak son kale dedikleri yere. Kapıyı anahtarla açıyorum. İçeride sesler var. Televizyon açık, mutfaktan kaşık sesleri geliyor, birileri terliklerini sürüye sürüye koridorda yürüyor. Yani evde birileri var. Ama ben odama girip kapıyı arkamdan örttüğümde, karyolanın kenarına oturup o aptal duvara bakakaldığımda anlıyorum gerçeği: Çevrenin kalabalık olması hiçbir şeyi değiştirmiyor; çünkü insanın evi içinde yıkılmışsa, bütün dünya sokak olsa ne yazar? Biz kendi enkazımızın altında tek başımıza oturuyoruz. İçeri girip “Neyin var?” diye sorsalar ne diyeceğim? “Ben galiba bu hayata tutunamıyorum, vidalarım gevşedi, beni yanlış monte etmişler” mi diyeceğim? Demem. “Başım ağrıyor,” derim. İnsanlar baş ağrısını anlarlar; ama ruhun kanamasını anlatacak bir reçete henüz icat edilmedi.
İnsan kendi içinde öyle tenha bir odaya hapsoluyor ki bazen, kapıyı çalacak bir kendisi bile kalmıyor geride. Gündüz o telaşla, o lüzumsuz vazifelerle, o “mühim meseleler” ile susturduğumuz iç sesimiz, gece olunca başucumuza dikilip bize hesap soruyor.
Gökyüzüne bakıyorum bazen pencereden. O meşhur şarkıdaki gibi: “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar…” Ne büyük yalan, ne zarif bir aldanış! Yıldızlar yalnız filan gezmiyor; hepsi bir arada duruyor işte, gökyüzü onlarla dolu. Ama aralarında öyle dipsiz, öyle karanlık mesafeler var ki, milyonlarca yıl ışık hızıyla koşsalar yine birbirlerine değemezler. Yan yana durup da birbirine asla ulaşamamak… İşte bizim hikâyemiz tam olarak bu.
Biz de aynı çatının altında, aynı caddenin kaldırımında, yan yana ve sırt sırta durarak ölüyoruz. İçimizdeki o görünmez uçurumları kimse görmüyor. Görmesinler de zaten. Nasılsa anlamayacaklar. Bizi ancak, bizim gibi tutunamayan başka bir gölge anlar; o da zaten şimdi kendi odasında, boş bir duvara bakmakla meşguldür.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu