Siz Ona Sadece Evde Sevilmeyi Öğrettiniz Hayatta Kalmayı Değil
Bugün vicdanları sorgulatan önemli bir konuya değinmek istiyorum. Hayvan sevgisi çok özel bir duygu; evde bir canla yaşamak ise bambaşka bir sorumluluk. Elbette herkes evinde hayvan bakmak istemeyebilir ya da buna uygun koşullara sahip olmayabilir; buna saygı duyuyorum. Sokakta yaşayan sevimli dostlarımıza kapısının önünde bir kap su, bir kap mama vermek de en az onun kadar kıymetli bir sevgidir. Zira gerçek hayvanseverlik, onları mutlaka dört duvar arasına almakla değil; yaşam haklarına saygı duymakla başlar.
Benim asıl isyanım; bir canlının vitrinden bir eşya gibi satın alınmasına ve ardından heves geçince acımasızca terk edilmesine. Gelin, meselenin perde arkasına birlikte bakalım:
Her şey genellikle pırıl pırıl bir hafta sonu, bir vitrinin arkasında patisiyle cama vuran o sevimli canları görmekle başlıyor. Orada öylece duruyor; sanki bir mağaza mankeni, son model bir Bluetooth kulaklık ya da salondaki berjerin rengine uyacak şık bir aksesuar. Fiyat etiketine bakılıyor, kredi kartı uzatılıyor, fiş alınıyor ve eve yeni bir can değil, sanki siparişi yeni gelmiş bir kutu mutluluk götürülüyor.
Oysa bir canı vitrinden satın almak, zaten bu çarpık düzenin ilk adımı. "Cins" olsun, havalı olsun diye üreticilerin çarkına para akıtmak; barınaklarda ve sokaklarda bir baş okşanmasına muhtaç binlerce can varken gidip parayla can sahiplenmeye çalışmak meselenin en baştaki kusuru.
İlk üç gün tam bir peri masalı. Hikâyeler paylaşılıyor, Instagram profilleri o minik burnun fotoğraflarıyla dolup taşıyor. “Aşkım”, “oğlum”, “kızım” derken binbir türlü sevgi sözcüğü havada uçuşuyor. İsmi bile pek havalı: Latte, Mocha, Bella... Her şey dizi seti kıvamında. Sanki yıllardır beklenen aile üyesi sonunda eve gelmiş de bütün hayatlar onun etrafında yeniden şekillenmiş.
Fakat dördüncü gün gerçek hayat kapıyı çalıyor. Çünkü vitrinden satın alınan bir can taşıyor, pelüş pille çalışan bir robot değil. Sabahın köründe tuvalet ihtiyacı için uyanmak gerekiyor. Bazen yeni alınan halının tam ortasına kusuyor, dişleri kaşındıkça televizyon ünitesinin köşesini kemiriyor, koltuklara tüy döküyor. Üstelik aşısı var, parazit tedavisi var, veteriner masrafı var. Canı sıkılınca ilgi bekliyor, korkunca sığınılacak birini arıyor.
Tam bu noktada, vitrin önünde başlayan o büyük hayvanseverlik gösterisinin havası yavaş yavaş sönmeye başlıyor. “Ama bu çok havlıyor.” “Çocuğun alerjisi çıktı galiba.” “Tatile giderken kime bırakacağız ki bunu?” cümleleri dolaşıma giriyor. Bazı sorunlar ne hikmetse hayvan eve geldikten sonra keşfediliyor. Alerji, tüy dökme, masraflar, bakım sorumluluğu...
İşin en acı tarafı da burada başlıyor. Bir canı para verip nesne gibi satın almayı normal gören zihniyet, ondan vazgeçmeyi de aynı kolaylıkta yapabileceğini sanıyor. Kimi “bahçeli evi olan bir tanıdık” arama tiyatrosuna girişiyor, kimi vicdanını rahatlatmak için barınağın kapısına bırakıyor. En acımasızlarıysa yol kenarına, ormana ya da bir sitenin bahçesine bırakıp gaza basıyor. Aynadan geriye baktığında arkasından koşan o küçücük bedeni görmüyor bile. Belki de görüyor, ama görmemeyi tercih ediyor. Ama ondan da ağırı; bir canlının tüm dünyası olup, sonra o dünyayı onun başına yıkıp gitmek.
Peki, o hayvan ne olduğunu anlayabiliyor mu? Bir zamanlar kendisini besleyen, başını okşayan, sesini duyunca kuyruğunu salladığı insanın neden birdenbire ortadan kaybolduğunu çözebiliyor mu? Hayır, bizim kurduğumuz cümleleri kuramıyor belki ama yokluğu iliklerine kadar hissediyor. Çünkü o, seni yalnızca bir sahibi olarak değil, bütün dünyası olarak gördü. Senin için evin bir köşesinde yaşayan bir canlıydı belki; onun içinse sen, güvende olduğu yerin ta kendisiydin.
Şimdi sokakta mama ararken hangi arabanın altında kalacağını, hangi soğuk gecede sığınacak bir yer bulamayacağını bilmeyen bir candan söz ediyoruz. Ev ortamına alışmış bir kediyi ya da köpeği sokağa bırakmak, hayatını bir anda bilmediği tehlikelerin ortasına fırlatmak demek. Çünkü siz ona sadece evde sevilmeyi öğrettiniz, hayatta kalmayı değil. Senin birkaç dakikada verdiğin bencilce bir kararın bedelini o; günlerce, aylarca, hatta belki bütün ömrü boyunca canıyla ödüyor.
Hayvanlar sezonluk mont, heves geçince dolabın dibine fırlatılacak bir hırka ya da sevgiliye yapılan şovun dekoru değildir. Bir canlının hayatına girmek, yalnızca sevimli olduğu günlerde yanında olmak anlamına gelmez. Büyüdüğünde, hastalandığında, yaşlandığında, evin düzenini değiştirdiğinde de sorumluluğunu taşımaktır. Bir heveslik boşluğunuzu doldurmak için bir ömürlük sözler vermeyin. Can sıkıntınızı giderecek bir şey arıyorsanız konsol oyunu alın, bitki yetiştirin, puzzle yapın; gidin kendinize çok güzel, pille çalışan, tüy dökmeyen bir pelüş oyuncak alın.
Ama atan bir kalbi, size koşulsuz bağlanan bir canlıyı evinize sokup sonra çöp poşeti gibi sokağa bırakmayın. Çünkü onlar sizi gerçekten bir ömürlük sandı; sizse maalesef sadece bir heveslik çıktınız.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu