
Elif, annesinin bir kara leke gibi yüzüne yapıştırdığı
ihaneti o söylenmesi zor olan ismi “ piçliği” bırakarak gitmesinin ıstırabını
dayanılmaz ağırlığının altında ezilirken, baba bildiği adama ihanetini beyaz
yalan katarak anlatmak istedi. Bir akşam, deniz kenarında, Aylin ve Kaan’ın da
yanında olduğu bir sohbet sırasında sessizliği fırsat bilerek konuştu:
“Kaan, Aylin, benim için burada olman çok önemli. Siz, benim
hayatımda gerçekten değerli insanlarsınız. Ama benim gerçek babamı
tanımıyorsunuz. Annem, onunla ilgili hiçbir şey söylemedi. Ben de sadece
annemin bana anlattığı kadarıyla biliyorum. Onun adı Mustafa. Annem, onunla
genç yaşta tanışmış, âşık olmuş. Ancak ailesi, onunla evlenmesine izin
vermemiş. Annem, beni doğurduktan sonra Mustafa’dan ayrılmış. Ve sonra Ahmet
ile evlenmiş. Ahmet, benim baba bildiğim adam. Ama gerçek babam Mustafa. Onunla
hiç tanışmadım, onunla hiçbir anım yok. İşte bu yüzden resimlerimde hep bir
boşluk hissediyorum. Renklerim eksik, tuvallerim yarım kalıyor. Ama belki de bu
yüzden resim yapıyorum. Belki de gerçek babamı, içimdeki bu boşluğu
resimlerimle doldurarak arıyorum.”
Sabahın erken saatlerinde, sanat atölyesindeyiz…
Kırık camlı pencerelerden sızan güneş ışığı, tozlu odanın
içini aydınlatıyordu. Eski bir tahta masanın üzerinde, kurumuş fırçalar ve
renkli tüplerle dolu bir palet vardı. Atölyenin duvarları, yılların getirdiği
resimlerle kaplıydı. Her bir tablo, farklı bir hayatı anlatıyordu.
Leyla, gözlükleri burnunda, saçları beyazlamıştı. Atölyesine
her adım attığında, geçmişin anılarıyla dolu yeni bir dünyaya adım atmış gibi
hissederdi. Ressamlık, onun için sadece bir meslek değil, bir yaşam biçimiydi.
İçindeki duyguları ve çıkmazları, tuval üzerine aktarmak için çabalayan bir
ressamdı.
Bir gün, atölyesine gizemli bir müşteri geldi. Kapıyı
hafifçe çaldı ve içeri girdi. Yüzü kapüşonlu paltolu kadındı. Leyla,
kadının gözlerinin içine baktığında, derin bir hüzün ve sır dolu bir geçmişini
görür gibi oldu, ürperdi…
“Benim için bir tablo yapar mısınız?” dedi kadın sessizce.
“İçimdeki karmaşayı, fırça darbelerinizle ifade edebilir misiniz?”
Leyla, kadının isteğini kabul etti. Fırçasını paletin
üzerine daldırdı ve tuvali önüne serdi. Gözleri kadının yüzündeydi. Onun
içindeki duyguları anlamak, resme yansıtmak istiyordu.
Eski tahta masanın üzerinde, kurumuş fırçalar ve renkli
tüplerle dolu bir palet duruyordu. Pencereden içeri sızan güneş ışığı, tozlu
odanın içini aydınlatıyordu. Kırık camlar, ışığın yere düşerken dans ettiği
ince ışınlarla süslüydü. Duvarlar, yılların getirdiği resimlerle kaplıydı. Her
bir tablo, farklı bir hayatı yaşanmışlığı anlatıyordu. Birinde deniz kenarında
bir çocuk, diğerinde dağların zirvesinde bir dağcı vardı. Ressamın yaşamının
izleri, bu tuvaller de saklıydı. Eski tahta sandalyeler, masanın etrafında
sıralanmıştı. Üzerlerinde boya lekeleri ve çizikler vardı. Burada bir zamanlar
sanatçılar, öğrenciler ve meraklı gözler oturmuştu. Odada hafif bir terebentin
kokusu vardı. Ressamın paletinden yükselen renkler, havada dans ediyordu. Mavi,
sarı, kırmızı… Her bir rengin kendine özgü bir hayat hikâyesi vardı.