
Bir tarafı iğne yapraklı çam, köknar, lalin
ağaçlarıyla kaplı yemyeşil orman denizi diğer tarafı düz çayırlar, çayırların
içinde meyve ağaçlarıyla sarılı bir evde açmışım gözlerimi dünyaya. Evimizin
hemen yakınında yıl boyu suyu eksilmeyen dereciğimiz şırıl şırıl sularıyla
akardı...
Karların eridiği ilkbahar başlarında
dereciğimiz suları artar su sesi yattığım odada duyulurdu. Dereciğimin sesiyle
tatlı ilkbahar uykusundan uyanırdım. Ve meyve ağaçlarından ve ormanın
derinliklerinden kuş seslerini dinlemek ayrı tanımsız bir güzellikti.
“Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.”
Köyümüz
bulutlara komşu bir dağ köyü. O bakımdan köyümüzde kavun yetiştirilmez.
Külebi’nin dediği gibi bizim memlekette kamyonlar kavun taşımaz ancak sonbahar
mevsiminde kağnı arabaları Ardahan köylerine elma, armut benzeri meyveler
taşırdı. Ve benim çocukluk yıllarımda düşündüklerim pek yoktu. Ben de köyümüzdeki
evde anne-babam altı çocuklu ailemizde yine Külebi gibi “serçe kadar” hürdüm.
Sonra
okul hayatı başladı. Okuma sökünce kitaplarla tanıştım. Benin düşündüğüm “O”
sadece kitaplardı, masal, öykü kitapları. İlkokul öğretmenime olan uçsuz sevgim
ve saygım hiç bitmedi. Öğretmenim güzel sesiyle ve telli sazlarıyla şarkı,
türkü ve marşlar öğretirdi. İlkbaharlarda kır gezileri tertiplenir büyük
sınıflar ulusal duygularımızın oluşmasında katkı sağlayan marşlar söylerdi gezi
yollarında. Ulus sevgisini, Atatürk’e hayranlığımızı ilkokul yıllarında
edindim.
Dördüncü
sınıfta özellikle Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi (Tarih, Coğrafya… gibi
dokuz kitap okutulurdu 4. Ve 5. Sınıflarda) derslerinde yurdumuzu ve tarihimizi
öğrendikçe yurt sevgisiyle birlikte mensubu olduğumuz ulusun bir parçası
olmanın mutluluğunu tadıyordum. “Bir Türk dünyaya bedeldir.” Atatürk’ün bu
sözünü çocuk saflığıyla yorumluyordum.
“Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi.”
Aynı
kahramanlık duygularını daha da içselleştirerek ortaokula başladım. “Sonra Âlem
değişiverdi” benim için. Sıcak aile
yuvasından ayrılarak önce ilçeye daha sonra büyük şehre gittim. “Ayrı su, ayrı
hava, ayrı toprak...” Ve ayrı iklim. Sıcak aile yuvasından ırakta yaşamak. Her dersin
farklı öğretmenleri. Uzaktan garip garip uzaktan süzmekten öteye geçmeyen karşı
cinslerle ilişkiler. Gerek ortaokul ve gerek Öğretmen Okulu’nda kızlarla
konuşmak idare ve öğretmenlerce hoş karşılanmazdı.
Ulusal
Kurtuluş Savaşı’mızın muştuyla sona ermesi bu kez ulusuma ve kendime güvenim
daha da arttı. Atatürk liderliğinde Kurtuluş Savaşımızın destansı zaferi ve
yıkılan bir imparatorluğun külleri üzerinde yeni bir devleti kuran ulusumuzun
başarısı tüm yurttaşlarımız(!) gibi beni de mutlu etmişti.
Orta 3.
Sınıfta tarih öğretmenimize sordum: “Hocam, 2. Dünya Savaşı’nda Almanlar bize
saldırsaydı, bizi yenebilirler miydi?” öğretmenim tebessümle cevap verdi: “Oğlum,
biz kıl kuyruk atlarımızla Alman panzerlerine karşı durabilir miydik!?” Öğretmenimiz
cevabı benim hayalimdeki güçlü ülke, ulus olma gerçeğine uygun değildi. Oysa Atatürk: “Bu sözü herhangi bir Türk’ün (her insan gibi) çok kıymetli
olduğunu izah etmek için söylemiştir.”
Öğretmen okulunda okurken Polonya-Türkiye Ulusal Takımları
maçı vardı Polonya’da. Gittiğim sinema salonunda film başlamadan önce
seyirciler koltuklarına oturmuş film başlamasını beklerken aldıkları gazeteleri
okuyorlardı. Gazetelerde büyük puntolarla maç hakkında yazılar vardı.
Kahramanlık duygularımın iyice doruk yaptığı yıllar içindeyim yine. Polonya’yı
yeneriz diye düşünmüştüm. Ertesi günü Lehlerin bizi 8-0 yendiğini duydum.
Ta ilkokul yıllarında ülkemizin hızla kalkınacağını sanayi
ülkeleri arasına gireceği hayallerini kurardım. Yurttaşların görev ve sorumluluk
bilincinde ereceğini, demokrasiyi ulusça olması gerekli biçimde içselleştirip
kanunların adil ve tarafsız karar vereceği zannına kapılmıştım.
Çiçeği burnunda bir öğretmen olarak atandığım köyde kız
öğrencilerin okula kaydının yapılmadığına tanık oldum. Okul zaten bir yıl önce
açılmıştı. Cumhuriyet “elli şeref yaşına” ulaşmıştı oysaki. Ve üç öğretmenle ders
başı yaptık. İki öğretmen göreve yeni başlamıştık. Üçüncü arkadaş er
öğretmendi. Yasa er öğretmenin askerlik süresi bitinceye kadar atandığı köyde
çalışmasını buyuruyordu. Er öğretmenimizin babası doğduğu ilçenin belediye
başkanıymış. Öğretmenimiz Aralık başlarında bizi bıraktı kendi ilçesine atandı.
Tanık olduğum garip olaylar büyük hayal kırıkları yaratıyordu bende. Hümanist hayaller yıkılıyordu bir bir…
Devam edecek.