Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 16.02.2026

BİR HİÇLİK MÜDAFAASI
Eski
kütüphanelerin o kendine has, ağır ve huzurlu kokusunu bilirsiniz; kâğıtla
tozun, yaşanmışlıkla unutulmuşluğun iç içe geçtiği o loş koridorlar… İşte o
koridorlarda iki gölge yürür aslında. Biri, heybesini sadece
"anlamak" ve "olmak" için dolduran bir derviş sükûneti;
diğeri ise elindeki diplomaları, unvanları ve kazandığı ödülleri birer ağır
zırh gibi kuşanmış, gürültülü bir kibir. Genç bir zihin, girdiği her ortamda
sesini daha gür çıkararak, bildiklerini birer silah gibi kullanıyor. Onun için
bilgi, bir aydınlanma aracı değil; başkalarının üzerinde yükselebileceği,
onları küçümseyebileceği bir basamak sadece. Oysa o kütüphanenin tozlu rafları
arasında fısıldayan hakikati duymuyor: Dağın zirvesine başkasını aşağı iterek
çıkan, orada tek başına ve ruhu üşüyerek kalır. Kendi sesinin yankısından başka
bir şey duymaz olur o zirvede ve aşağı baktığında gördüğü tek şey, kendi
yarattığı o uçsuz buçaksız yalnızlıktır.
Üstünlük
savaşı dedikleri o bitmek bilmeyen kavga, aslında insanın kendi içindeki o
derin "hiçlik" kuyusunu başkasının toprağıyla doldurma çabasıdır.
Kendi değerini, başkasının değersizliği üzerine inşa etmeye çalışan her ruh,
aslında içten içe büyük bir manevi açlık çekiyordur. Biz buna psikolojide ya da
felsefede ne kadar süslü isimler verirsek verelim, gerçeğin çıplak yüzü şudur:
İnsan, içindeki o yaralı, korunmasız ve sadece sevilmeyi bekleyen çocuğu
saklamak için dışına devasa, sert ve aşılmaz duvarlar örer. Ama o duvarlar
kimseyi korumaz; aksine hayatın sıcaklığından koparıp, yalnızlığın buz gibi
soğuğuna hapseder. O yüksek topuklu terliklerin tıkırtısı gibi iddialı adımlarla
başkalarını ezmeye çalışanlar, aslında kendi içlerindeki o
"yetersizlik" duygusundan kaçmaktadırlar.
Bir
öğretmen gözüyle baktığımda;
bu savaşın tohumlarının daha o küçücük okul sıralarında, o masum beyaz
kağıtların üzerinde atıldığını görüyorum. Bir çocuğun gözündeki o mağrur
bakışta ya da arkadaşını küçümserken titreyen sesinde "en iyisi olmazsam
yok olurum" korkusu gizlidir. Bir sınav kağıdındaki notun, bir çocuğun
kalbindeki o eşsiz pırıltıdan daha değerli sayıldığı o anlarda başlıyor bu
büyük trajedi. Yetişkinler dünyasına geçtiğimizde ise bu korku; makam hırsına,
unvan takıntısına ve "en büyük benim" diye bağıran o sahte nidalara,
hatta bazen başkasına atılan çirkin iftiralara dönüşüyor. Başkasını kendi
duygularına veya hırslarına bir "araç" kılan her zihin, aslında önce
kendi insanlığını feda ediyor demektir. Kendi kalbini avuçlarına alıp cesaretle
bakamayanlar, başkalarının kalbini sadece birer basamak olarak görmeye
mahkûmdur.
Neden
peki? Neden "eşsiz" olmak varken, sürekli birileriyle kıyaslanan o
sığ "üstünlük" peşindeyiz? Çünkü eşsizlik, tek başına bir sorumluluk
ve derin bir iç hesaplaşma ister; oysa üstünlük, hep bir "öteki"ne,
bir rakibe muhtaçtır. Dışarıdaki rakiplerimizi alt etmeye çalışırken, aslında
kendi hırsımızın prangalarına vuruluyoruz. Her zafer, ruhu biraz daha
kurutuyor, içimizdeki o çocuksu neşeyi ve o güzelim papatya tarlalarını
çölleştiriyor. Tam da bu noktada Alfred Adler’in o meşhur uyarısı
yankılanır kulaklarımızda: "Üstünlük çabası, her zaman bir aşağılık
duygusunun telafisidir." Kişi, kendi içindeki o küçük ve incinmiş
parçayı örtbas etmek için başkalarından yüksekte durmaya çalışır; oysa gerçek
zafer, insanın dün olduğu halinden bir nebze daha "insan"
olabilmesidir.
Eskilerin
o meşhur sözünü hatırlayalım: "Testide ne varsa dışına o sızar." Eğer
içimizde bir barış, bir hakikat ve bir denge yoksa; dışarıya sızan şey ne yazık
ki sadece başkalarını inciten o soğuk kibir ve yıkıcı rekabet oluyor. Üstünlük
davası güdenler, aslında en çok yendiklerini sandıkları insanlara muhtaçtırlar;
çünkü alkışlayacak, korkacak ya da boyun eğecek biri olmazsa, kazandıkları o
sahte zaferin onlar için hiçbir anlamı kalmaz. Yalnız bir imparatorluk,
kimsesiz bir zirve neye yarar? İnsan, bir yol arkadaşının omzuna başını
yaslayamadıktan, "gerçekten yaşanmış" bir günü bir dostla
paylaşamadıktan sonra, dünyayı fethetse ne yazar? Heybemizde hırs değil,
samimiyet ve yol arkadaşlığı biriktirmeliydik.
Yolun
sonuna gelip de o hazan rüzgarları estiğinde, elimizde ne kazandığımız
diplomalar kalacak ne de o çok övündüğümüz unvanlar. O kütüphanedeki yaşlı
sahafın sükûneti, aslında bize hayatın en büyük dersini fısıldar: İnsan, bu
dünyadan göçerken yanında ne maddi bir kazanç götürebilir ne de alt ettiği
rakiplerin listesini. Yanımızda götürebileceğimiz tek şey, dokunabildiğimiz
yüreklerin sıcaklığı, dindirebildiğimiz bir sızının huzuru ve
heybemizdeki o en saf iyi niyetlerdir. Başkalarının omuzlarına basarak
yükselenlerin düşüşü sessiz, derinden ve yapayalnız olur. Ama hakikatle nefes
alan, tevazuyla yürüyen ve asıl savaşı kendi nefsiyle, kendi karanlığıyla
olanlar; dünya sarsılsa da o sarsılmaz duruşla dimdik ayakta kalırlar.
Hakiki
üstünlük; bir makamın ya da gücün gölgesine sığınmak değil, o gölgeye en çok
ihtiyacı olanlara koca bir çınar olabilmektir. Hayatın süzgecinden geçmiş bir
bilgeliği, toyluğun o masumiyetiyle harmanlayabilen insan, işte o insan
gerçekten zirvededir. Seçim her an bizimdir: Ya başkalarını yok ederek bir
"hiç" olacağız ya da herkesle beraber, kendi çıplak gerçeğine
saygı duyarak büyüyen bir "biz" olacağız.
Sonuçta
hayat, kimin daha yüksekte durduğuyla ya da kimin sesinin daha çok çıktığıyla
değil; kimin daha derin, daha sessiz ve daha iyileştirici izler bıraktığıyla
ilgilenir. Kalbi avuçlarında gezenlerin, maskelerden arınmışların ve "gerçekten
yaşanmış" olanların kazandığı bir sınavdır bu. En büyük zafer, bir insanın
kalbine giden o ince yolu hiçbir çiçeği ezmeden yürüyebilmektir.
Aşk ile eyvallah…
Derya Deniz DİNÇ
Yazarın
Sonraki Yazısı