Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Bir Hiçlik Müdafaası

Bir Hiçlik Müdafaası

 

Eski kütüphanelerin ağır ve huzurlu kokusunu bilirsiniz; kâğıtla tozun, yaşanmışlıkla unutulmuşluğun iç içe geçtiği loş koridorlar… İşte o koridorlarda iki gölge yürür aslında. Biri, heybesini sadece "anlamak" ve "olmak" için dolduran bir derviş sükûneti; diğeri ise elindeki diplomaları, unvanları ve kazandığı ödülleri birer ağır zırh gibi kuşanmış, gürültülü bir kibir.

Genç bir zihin, girdiği her ortamda sesini daha gür çıkararak, bildiklerini birer silah gibi kullanıyor. Onun için bilgi, bir aydınlanma aracı değil; başkalarının üzerinde yükselebileceği, onları küçümseyebileceği bir basamak sadece. Oysa o kütüphanenin tozlu rafları arasında fısıldayan hakikati duymuyor: Dağın zirvesine başkasını aşağı iterek çıkan, orada tek başına ve deruni bir soğukla baş başa kalır. Kendi sesinin yankısından başka bir şey duymaz olur zirvede ve aşağı baktığında gördüğü tek şey, kendi yarattığı uçsuz buçaksız yalnızlıktır.

Üstünlük savaşı dedikleri bitmek bilmeyen kavga, aslında insanın kendi içindeki derin "hiçlik" kuyusunu başkasının toprağıyla doldurma çabasıdır. Kendi değerini, başkasının değersizliği üzerine inşa etmeye çalışan her can, aslında içten içe büyük bir açlık çekiyordur. Gerçeğin çıplak yüzü şudur: İnsan, içindeki yaralı, korunmasız ve sadece sevilmeyi bekleyen çocuğu saklamak için dışına devasa, sert ve aşılmaz duvarlar örer. Ama o duvarlar kimseyi korumaz; aksine hayatın sıcaklığından koparıp, yalnızlığın buz gibi soğuğuna hapseder. O yüksek topuklu terliklerin tıkırtısı gibi iddialı adımlarla başkalarını ezmeye çalışanlar, aslında kendi içlerindeki "yetersizlik" duygusundan kaçmaktadırlar.

Bir öğretmen gözüyle baktığımda; bu savaşın tohumlarının daha küçücük okul sıralarında, masum beyaz kâğıtların üzerinde atıldığını görüyorum. Bir çocuğun gözündeki mağrur bakışta ya da arkadaşını küçümserken titreyen sesinde "en iyisi olmazsam yok olurum" korkusu gizlidir. Bir sınav kâğıtlarındaki notun, bir çocuğun kalbindeki eşsiz pırıltıdan daha değerli sayıldığı anlarda başlıyor bu büyük trajedi. Yetişkinler dünyasına geçtiğimizde ise bu korku; makam hırsına, unvan takıntısına ve "en büyük benim" diye bağıran sahte nidalara, hatta bazen başkasına atılan çirkin iftiralara dönüşüyor.

Başkasını kendi duygularına veya hırslarına bir araç kılan her zihin, aslında önce kendi insanlığını feda ediyor demektir. Neden eşsiz olmak varken, sürekli birileriyle kıyaslanan sığ üstünlük peşindeyiz? Çünkü eşsizlik, tek başına bir sorumluluk ve derin bir iç hesaplaşma ister; oysa üstünlük, hep bir "öteki"ne, bir rakibe muhtaçtır. Dışarıdaki rakiplerimizi alt etmeye çalışırken, aslında kendi hırsımızın prangalarına vuruluyoruz. Her zafer, içimizdeki çocuksu neşeyi ve güzelim papatya tarlalarını çölleştiriyor.

 

Tam da bu noktada Alfred Adler’in meşhur uyarısı yankılanır kulaklarımızda: “Üstünlük çabası, her zaman bir aşağılık duygusunun telafisidir."

Kişi, kendi içindeki küçük ve incinmiş parçayı örtbas etmek için başkalarından yüksekte durmaya çalışır; oysa gerçek zafer, insanın dün olduğu halinden bir nebze daha insan olabilmesidir. Eskilerin meşhur sözünü hatırlayalım: "Testide ne varsa dışına o sızar." Eğer içimizde bir barış, bir hakikat ve bir denge yoksa; dışarıya sızan şey ne yazık ki sadece başkalarını inciten soğuk kibir ve yıkıcı rekabet oluyor.

 

Üstünlük davası güdenler, aslında en çok yendiklerini sandıkları insanlara muhtaçtırlar; çünkü alkışlayacak, korkacak ya da boyun eğecek biri olmazsa, kazandıkları sahte zaferin onlar için hiçbir anlamı kalmaz. Yalnız bir imparatorluk, kimsesiz bir zirve neye yarar? İnsan, bir yol arkadaşının omzuna başını yaslayamadıktan sonra dünyayı fethetse ne yazar?

 

Yolun sonuna gelip de hazan rüzgârları estiğinde, elimizde ne kazandığımız diplomalar kalacak ne de çok övündüğümüz unvanlar. O kütüphanedeki yaşlı sahafın sükûneti fısıldar: Yanımızda götürebileceğimiz tek şey, dokunabildiğimiz yüreklerin sıcaklığı, dindirebildiğimiz bir acının huzuru ve heybemizdeki en saf iyi niyetlerdir.

 

Hakiki üstünlük; bir makamın ya da gücün gölgesine sığınmak değil, gölgeye en çok ihtiyacı olanlara koca bir çınar olabilmektir. Hayatın süzgecinden geçmiş bir bilgeliği, toyluğun masumiyetiyle harmanlayabilen insan, işte o insan gerçekten zirvededir. En büyük zafer, bir insanın kalbine giden ince yolu hiçbir çiçeği ezmeden yürüyebilmektir.

Aşk ile eyvallah

Derya Deniz DİNÇ


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 10
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Bir Hiçlik Müdafaası

Bir Hiçlik Müdafaası

D. Deniz Dinç D. Deniz Dinç