Küllerle Örtülü Saatler
Bir ev var içimde,
kapısına siyah tüller gerilmiş,
duvarlarında yıllardır aynı saatin pası birikiyor.
Koridorlarında yürüyen gölgeler,
ayak seslerini ceplerinde saklıyor.
Lambalar yanıyor,
ama ışık hiçbir şeye değmiyor.
Tavan arasında unutulmuş bir arı kovanı gibi
ince bir uğultu dönüp duruyor kemiklerimde.
Ne kapılar kapanıyor,
ne de birileri gerçekten geliyor.
Sadece bekleyişin küflü kokusu
odalardan odalara taşınıyor.
Göğsümün ortasında
kışın ortasında kalmış bir nar ağacı var.
Meyveleri çoktan düşmüş,
dalları hâlâ ağırlık taşıyor.
Bir yanda siyah takım elbiseli saatler,
öte yanda hesap cetvelleriyle dolaşan gölgeler.
Acının yüzüne bakıp
ceplerini yoklayan eller gibi
merhametsiz bir kurt
düşüncelerimin ambarında
sessizce buğday kemiriyor.
Ben ise
çatlarındaki suyu kaybetmiş bir kuyu gibiyim.
Derinim,
ama yankımdan başka kimse inmiyor içime.
Geceleri,
kafatasımın kubbesine çarpan kuş sürüleri kalkıyor.
Kanat sesleri birbirine dolaşıyor.
Ay, alnıma eğilmiş yaşlı bir doktor gibi,
nabzımı dinliyor uzun uzun.
Hiçbir teşhis koyamıyor.
Çünkü bazı yaralar
etten değil,
zamandan açılıyor.
Ruhum,
sis altında unutulmuş bir tren garı.
Raylar uzağa gidiyor,
ama hiçbir lokomotif dönüp ismimi anmıyor.
Peronlarda biriken yıllar,
paslı bavullar gibi üst üste duruyor.
İçlerinde çocukluğumun güneşi,
gençliğimin rüzgârı,
yarım kalmış sevinçlerin kırık aynaları var.
Şimdi aynalara baksam
yüzüm görünmüyor.
Sanki biri
fotoğraflarımdan beni dikkatlice kesip çıkarmış.
Geriye yalnızca
kenarları sararmış boşluklar kalmış.
Bir nehir geçiyor içimden.
Su değil,
kararmış mürekkep taşıyor.
Kıyılarında devrilmiş cümleler,
yosun tutmuş hatıralar,
adı unutulmuş mevsimler yatıyor.
Ben o nehrin üzerinde,
ipleri kopmuş bir sal gibi sürükleniyorum.
Yıldızlar yukarıdan bakıyor.
Hiçbiri yön göstermiyor.
Gökyüzü,
harap olmuş bir kütüphane.
Takımyıldızlar,
raflardan düşmüş kitaplar gibi dağılmış.
Ve ben,
sayfaları rüzgâra karışmış bir hikâyenin
eksik kahramanı olarak,
uzun bir gecenin kıyısında oturuyorum.
Uzaklarda,
kimsenin bilmediği bir şafak
kül renginde nefes alıp veriyor.
Belki bir gün
taşların altında kalmış tohumlar uyanır.
Belki kuruyan kuyular yeniden göğe bağlanır.
Belki de insan,
kendini en çok kaybettiği yerde
kendi sesinin ilk izine rastlar.
O vakte kadar,
içimdeki karanlık şehirde
sokak lambalarını tek tek yakacağım.
Ve her lambanın altına
unuttuğum bir parçayı bırakacağım.
Belki sabah olduğunda,
kendime benzeyen bir ışık
uzaktan yürüyerek gelir.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.