Edebiyat Evi Şairlerinin Issız Ada Macerası 1
Edebiyat Evi üyeleri için yeni bir heyecan başlıyordu.Yıllardır kitapların, şiirlerin ve hikâyelerin dünyasında yaşayan insanlar, bu kez kendi hikâyelerinin kahramanı olmaya hazırlanıyorlardı.Sitede gönüllü olarak bu seyahata katılan yazarlar ve şairler hem dinlenmek hem de yeni eserlerine ilham bulmak amacıyla bu uzun yolculuğa katılmışlardı.
Gidecekleri yer herkes için büyüleyici güzelliklere sahip olan Avustralya idi. Dünyanın öbür ucundaki bu uzak kıta, çoğunun sadece kitaplarda okuduğu, fotoğraflarda gördüğü bir yerdi. Masmavi denizler, farklı kültürler ve keşfedilmeyi bekleyen şehirler onları bekliyordu. Bu yüzden gemiye binen herkesin yüzünde büyük bir mutluluk vardı.
Küçük ve mütevazi gemi, sabahın erken saatlerinde limandan ayrıldı. Güvertede toplanan yolcular, kıyıda el sallayan insanlara son kez baktılar. Motorların güçlü sesi duyulurken gemi yavaşça hareket etti ve kısa süre içinde İstanbul geride kaldı. Marmara, Eğe,Akdeniz aşılmış,önlerinde yalnızca sonsuz görünen bir okyanus uzanıyordu.
İlk günler yolculuk tam anlamıyla bir rüya gibiydi. Sabahları güvertede kahveler içiliyor, öğleden sonraları şiir ve edebiyat sohbetleri yapılıyor, akşamları ise herkes birbirine kendi yazdığı şiirleri ve hikâyeleri anlatıyordu. Kimi yolcular denizin sakinliğine bakıp yeni yazacaklarıları şiirlerinin ilk mısralarını düşünürken kimi de dalgaların sesini dinleyerek ilham toplamaya çalışıyordu.
Sami Hoca karşısındaki Mücella Hanıma seslenerek:
"Kız Mücella Mücella
Oldun başıma bela."
Arkasını nasıl devam ettireyim diye espri yaptı.Ama Mücalla Hanım ustalığını ispatladı
"Kanka demiştik Sami
Boyun devrilsin e mi !":
Ortalık kahkaha tufanına karışınca Sami Hoca "Ulan ne gülüyorsunuz bu papucu yarım yine beni mat etti" dedi.
Geminin kaptanı yıllardır denizlerde yolculuk yapan deneyimli kaptan Çerkezoğlu Murat Kaptan'dı. Okyanusun değişken ruhunu iyi bilirdi. Bazen saatler içinde değişen havanın, en sakin denizi bile tehlikeli bir yere dönüştürebileceğini defalarca görmüştü. Ancak yolculuğun ilk günlerinde hava oldukça güzeldi. Gökyüzü açık, deniz ise neredeyse cam gibi sakindi.
Günler geçtikçe gemi karadan daha da uzaklaştı. Artık etrafta görünen tek şey mavilikti. Yolcular kendilerini dünyanın geri kalanından kopmuş gibi hissediyordu. Bu büyük sessizlik, herkese huzur veriyordu.
Sami Hoca, Nuri Baş'a takılmadan edemedi:
".Aşkolsun sana, senden korkulur arkadaş. Beni şu sakat bacağımla bu seyahata gelmeye ikna ettin ya daha bir şey demiyorum.
"Kambersiz düğün olur mu üstadım. Sen bizim büyüğümüzsün. Hem ben sana ve Mehmet Fikret'e takılmadan , atışma yapmadan bu yolculuğu nasıl tamamlayacağım?
Öteden Fikret üstad sohbete dahil oldu:
"Hop, hoppp dedik burada sataşma var. Şimdi bir sataşma konusu açıyorum.
"Atışırdık Sami'yle her seferinde mertçe
Nerden çıktı bu Nuri elensesi çok sertçe."
Nuri Hoca bu,durur mu hiç? Hemen cevabı yapıştırdı
"Sana rakip olmadım sen eyledin be Fikret
Yav, hemen çatlamazsın ne olur biraz sabret."
Millet kahkahayı basarken Şampiyon söze karıştı. Var mısınız üstadlar bir atışmaya kaybedeni denize atacağız.
Fikret üstad hemen itiraza başladı. Kaybetmeye kaybetmem de yalnız ben bu göbekle yüzemem arkadaş.
Figani,"Üstad korkma yüzemezsen ayağına ip bağlar çekeriz"dedi.
Neşeli bir sohbet bu minvalde devam edip gidiyordu.
Fakat okyanusun derinliklerinde başka bir hikâye yazılıyordu.
O akşamüstü, güneş yavaşça batarken kaptanın yüzündeki ifade değişti. Ufukta, daha önce olmayan koyu renkli bulutlar belirmişti. Rüzgârın yönü değişmiş, denizin sakin yüzeyi hafifçe hareketlenmeye başlamıştı.
Kaptan hemen hava durumunu kontrol ettirdi. Gelen bilgiler pek iç açıcı değildi. Büyük bir fırtına sistemi hızla geminin bulunduğu bölgeye yaklaşıyordu.
Akşam saatlerinde gökyüzü tamamen karardı. Daha birkaç saat önce yıldızların altında oturan yolcular, şimdi güverteden aceleyle içeri çağrılıyordu. Rüzgâr giderek güçleniyor, geminin çevresindeki dalgalar büyüyordu.
İlk büyük dalga gemiye çarptığında herkes ne olduğunu anlamakta zorlandı. Bardaklar masalardan devrildi, eşyalar yerlere saçıldı. Geminin içinde kısa süreli bir panik yaşandı. Görevliler yolcuları sakinleştirmeye çalışıyor, herkes güvenli bölümlere yönlendiriliyordu.
Ancak bu daha başlangıçtı.
Gece ilerledikçe fırtına bütün gücüyle ortaya çıktı. Dalgalar artık küçük tepeler gibi yükseliyor, gemiyi bir oyuncak gibi sallıyordu. Yağmur o kadar şiddetliydi ki birkaç metre ötesini görmek bile imkânsız hale gelmişti. Gökyüzünü aydınlatan şimşekler, bir anlığına okyanusun öfkeli yüzünü gösteriyordu.
Kaptan ve mürettebat gemiyi kontrol altında tutabilmek için büyük bir mücadele veriyordu. Motorlar tüm gücüyle çalışıyor, yön değiştirmek için sürekli uğraşılıyordu. Fakat doğanın gücü karşısında insanın ne kadar küçük olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştı.
Gece yarısına doğru korkulan oldu. Dev bir dalga geminin yan tarafına bütün gücüyle vurdu. Sarsıntıyla birlikte herkes yere savruldu. Ardından metalin çatlama sesi duyuldu.
Geminin gövdesi zarar görmüştü.
Kaptanın yüzündeki endişeyi gören herkes, durumun ciddiyetini anladı. Artık bu sadece kötü bir hava değildi. Hayatta kalma mücadelesi başlamıştı.
O ana kadar kahkahalarla, şiirlerle ve hayallerle dolu olan gemi, şimdi karanlık okyanusun ortasında yaşam savaşı veren bir yuva haline gelmişti.
Ve hiç kimse, bu gecenin sonunda onları nasıl bir kaderin beklediğini bilmiyordu...
Geminin gövdesinden gelen çatırdama sesi, fırtınanın uğultusunun içinde bile herkesin duyabileceği kadar güçlüydü. O an, gemide bulunan herkesin kalbi korkuyla sıkıştı. Birkaç saniye boyunca kimse konuşamadı. Herkes aynı sorunun cevabını arıyordu: Gemi bu dalgalara daha ne kadar dayanabilecekti?
Kaptan hızla komuta merkezine çıktı. Yüzündeki kararlılık, içindeki endişeyi gizlemeye yetmiyordu. Yıllarını denizlerde geçirmişti, birçok fırtına görmüştü ama bu gece karşılaştıkları bambaşkaydı. Okyanus sanki bütün gücüyle gemiyi yutmaya çalışıyordu.
"Güvertede kimse kalmasın! Herkes can yeleklerini giysin!" diye bağırdı.
Mürettebat hemen harekete geçti. Koridorlarda telaşlı adımlar duyuluyor, insanlar birbirlerine tutunarak ilerlemeye çalışıyordu. Az önce sohbet ettikleri, kitap okudukları salonlar şimdi korku dolu bakışlarla dolmuştu.
Edebiyat Evi üyeleri birbirlerine destek olmaya çalışıyordu. Kimi dua ediyor, kimi sevdiklerini düşünerek gözyaşlarını tutamıyor, kimi ise sakin kalmaya çalışarak diğer yolculara yardım ediyordu. Onlar bir yolculuğa çıkmışlardı, ancak şimdi hayatlarının en büyük sınavıyla karşı karşıyaydılar.
Dışarıda ise fırtına tüm şiddetiyle devam ediyordu.
Bir anda geminin ışıkları birkaç kez yanıp söndü. Ardından her yer karanlığa gömüldü. Sadece şimşeklerin kısa süreli aydınlattığı anlarda, dev dalgaların geminin çevresinde yükseldiği görülüyordu.
Tam o sırada kaptanın telsizinden gelen ses duyuldu:
"Yakındaki gemilerle bağlantı kuramıyoruz. Fırtına bütün iletişim sistemlerini etkiledi."
Bu haber, herkesin umudunu biraz daha azalttı. Artık tamamen kendi başlarınaydılar.
Saatler boyunca gemi dalgalarla mücadele etti. Her yeni dalga, sanki son darbeymiş gibi vuruyordu. Yolcuların bazıları gözlerini kapatıp sessizce bekliyor, bazıları ise mürettebata yardım etmek için ellerinden geleni yapıyordu.
Fakat okyanus kararını vermiş gibiydi.
Gece yarısından sonra korkunç bir gürültü duyuldu. Geminin alt bölümlerinden biri su almaya başlamıştı. Mürettebat bütün çabasına rağmen suyun ilerlemesini durduramıyordu.
Kaptan birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Ardından zor ama gerekli olan emri verdi:
"Can kurtaran sandallarını hazırlayın."
Bu sözler gemideki herkese gerçeği anlatmaya yetti.
Gemi batıyordu.
Panik büyümeden herkesin güvenli bir şekilde tahliye edilmesi gerekiyordu. Mürettebat, yolcuları sırayla can sandallarına yönlendirdi. Ancak fırtına o kadar güçlüydü ki bu bile kolay değildi.
Bir dalga gemiyi öyle sert vurdu ki bazı eşyalar denize sürüklendi. İnsanlar birbirlerine sıkıca tutundu. Karanlık okyanusun sesi, korku dolu çığlıkların arasından yükseliyordu.
Gülüm Hanım "Sonumuz geldi arkadaşlar. Hakkınızı helal edin."dedi.Saklıbahçe "Helal olsun, helal olsun. Bütün haklarımız helaldir" diye ağlamaklı bir sesle cevap verdi.
Hatice hanım bari iki rekat namaz kılayım diyerek ima ile namaza durdu. Çünkü ayakta durmanın imkanı yoktu.
Fikret üstad, habire kızıp duruyordu.
Kimin ne yaptığı belirsizdi.
Sonunda son yolcular da sandallara binmeyi başardı. Kaptan gemide kalan son kişilerle birlikte herkesi kontrol etti. Fakat o anda dev bir dalga yeniden yükseldi.
Gemi, yavaşça yana doğru eğilmeye başladı.
Yıllarca denizleri aşan o büyük gemi, artık okyanusun derinliklerine doğru ilerliyordu. Yolcular gözleri dolu dolu, hayatlarını geride bırakan bu gemiye baktılar. Bir zamanlar umut ve mutlulukla çıktıkları yolculuk, şimdi onları bilinmeyen bir geleceğe sürüklüyordu.
Saatler boyunca küçük sandallarda sürüklendiler. Fırtına sonunda yavaş yavaş etkisini kaybettiğinde, geriye yalnızca sessiz bir deniz ve yorgun insanlar kalmıştı.
Kimse nerede olduklarını bilmiyordu.
Yanlarında çok az yiyecek ve su vardı. Ellerindeki pusulalar zarar görmüş, iletişim araçları çalışmaz hale gelmişti. Gökyüzü açıldığında etraflarına baktılar. Ufukta önce hiçbir şey görünmedi.
Tam umutlarını kaybetmeye başladıkları anda, uzakta karanlık bir şekil belirdi.
Bir kara parçası...
Saatler süren çabanın ardından sandallar kıyıya ulaştı. Yorgun, korkmuş ve neyle karşılaşacaklarını bilmeyen yolcular kumların üzerine ayak bastılar.
Karşılarında uzanan yer, hiçbirinin tanımadığı bir adaydı.
Sahilde yalnızca dalgaların sesi vardı. Arkalarında sonsuz okyanus, önlerinde ise karanlık ve sık ağaçlarla kaplı büyük bir orman duruyordu.
Türkmenoğlu etrafa baktı ve fısıldadı:
"Burada yalnız mıyız?"
Kimse cevap veremedi.
Çünkü ormanın derinliklerinden gelen garip bir ses, onlara bu adanın sandıkları kadar sessiz olmadığını anlatıyordu...
Ve asıl macera şimdi başlıyordu.
Devam edecek
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 4
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.