Edebiyat Evi Şairlerinin Issız Ada Macerası 2
Güneş yükseldikçe herkes yavaş yavaş kendine gelmeye başladı.Kumsalda yirmikişi vardı.Kimisinin kolu çizilmiş, kimisinin alnı yarılmıştı. Neyse ki ağır yaralı kimse görünmüyordu.
İlk şaşkınlık geçince herkes aynı soruyu sormaya başladı.
"Şimdi ne yapacağız?"
Sessizlik oldu.
Hayatlarında yüzlerce şiir yazmışlardı.
Ama hiçbiri daha önce ıssız bir adada yaşam mücadelesi vermemişti.
İçlerinden en sakin olan Nuri Hoca konuştu.
"Önce korkmayı bırakacağız."
Kimse itiraz etmedi.
Çünkü başka seçenekleri yoktu.
Birden Kaptanın sesi duyuldu:
”Arkadaşlar, Mustafaoğlu, Erdoğan, Kemal Hoca, Karsi Murat ve Çağatay Bey yoklar “
O hengamede kimse kimseyi arayıp soracak durumda değildi Bütün aramalara rağmen bulunamadılar Ortalığı bir matem havası kaplamıştı
Gülüm Hanım “ Vay benim mektepli abim, sonunuz böyle mi olacaktı?” diye hüngür hüngür ağlıyordu
Fikret üstad ve diğerleri de her ne kadar belli etmeseler de onlar da bu vefalı arkadaşları İçin gizli gizli gözyaşı dökmüşlerdi.
Demek ki o can pazarında gemide kalmış gemiyle beraber batmışlardı okyanusa.
Kaptan , “ Arkadaşkar, hepimiz çok üzüldük ama elimizden bir şey gelmez Kalanların yaşaması lazım. Bize hayat devam ediyor” dedi.i
Sahile vuran enkaz tek tek toplanmaya başlandı
Kırılmış tahta parçaları...
Birkaç can yeleği...
İki plastik bidon...
Bir koli konserve...
Yarım paket bisküvi...
Bir balta...
Bir çakmak...
Islanmış battaniyeler...
Ve yaklaşık otuz metrelik sağlam bir halat...
Birden Harun Hoca’nın sesi duyuldu:
"Ufukta bir karaltı görünüyor, bize doğru da geliyor Ne ola acaba?”
Bütün dikkatler o karaltıya çevrildi Acaba ne olabilirdi?
Batan geminin parçalarından birisi ise işlerine yarar çok şey olabilirdi içinde
Yarım saata kadar beklediler Ama hala anlaşılmıyordu karaltı
Birisinin o karaltıya doğru yüzerek yaklaşması gerekiyordu ne olduğunu anlamak için.
Harun Hoca Fikret üstadın gözünün içine bakarak “Sakın ben yüzerim demeyesin ihtiyar bir de seni kaybetmeyelim.
Fikret üstad” Hop hoppp! Dur orada . Ben deniz çocuğuyum seni sırtıma alır oraya kadar yüzerim. Oradan da geri getirir bu sefer de derini yüzerim” deyince ortalığı bir kahkaha tufanı kapladı . Bu arada meçhul karaltı da iyice yanaşmıştı kendilerine. Şampiyon dikkatlice bakınca. “Yav bu bir Sandal galiba? diye bağırdı. Bir miktar daha beklediler.
Gerçekten de bir sandaldı gelen karaltı.
Göz mesafesine girince birden herkes çığlık çığlığa bağırmaya başladılar. Çünkü sandalın içinde kayıp dört kişinin cesedi vardı.
Şampiyon artık daha fazla bekleyemedi. Yüzerek sandala yanaştı ve sahile kadar çekerek getirdi. Gerçekten de beş kişinin cesedi sandalda sessizce yatıyordu.
Fikret üstad” Vay benim kankam MCU kardeşim “ diye sarılınca birden irkildi. "Yav bu yaşıyor, kalbi çalışıyor, nefes alıyor” diye bağırdı.
Gerçekten de beşi de yaşıyorlardı. Sadece açlık, susuzluk ve aşırı yorgunluktan bitap düşmüşlerdi. Biraz sonra beşi de gözlerini açınca ortalık düğün yerine döndü.
Sahilde buldukları her şeyi kumların üzerine dizdiler.
Yiyecekler sayıldı.
Sadece iki günlük erzakları vardı.Onun da çoğu ıslanmıştı.
Suları ise daha da azdı.
Herkese ancak birkaç bardak düşüyordu.
"Bunu dikkatli kullanacağız." dedi Çerkezoğlu kaptan.
Kimse susuzluğun ne kadar zor olacağını henüz bilmiyordu.
Öğleden sonra dört kişilik bir ekip adayı keşfe çıktı.Bunlar Zaralı Şampiyon, Feryadi, Hikmet Nazlı ve Ali Gorgan'dan oluşuyordu.
Amaçları tatlı su bulmaktı.
Deniz kenarında dolaşmanın faydası yoktu.
Su her yerdeydi ama deniz suyu olduğu için içilemiyordu.
Ormana doğru yürümeye başladılar.
Ağaçlar sıklaşınca hava serinledi.
Yerde hindistancevizine benzeyen birkaç meyve buldular.
Kimse onları tanımıyordu.Feryadi birini kırıp yemek istedi ama Hikmet mani oldu.
"Ya zehirliyse?". Feryadi irkilerek hemen yere attı.
Kimse risk almak istemedi.
Oldukları yerde bıraktılar.
Bir süre sonra kuş sesleri duymaya başladılar.
Şampiyon gülümsedi.
"Kuş varsa su da vardır."
Bu küçük umut herkesi yeniden hareketlendirdi.
Yaklaşık yarım saat sonra ince bir su sesi işittiler.
Sesin geldiği yöne doğru yürüdüler.
Çalıları geçince dar bir dereyle karşılaştılar.
Kimse sevinçten konuşamadı.
İlk iş olarak ellerini,yüzlerini yıkadılar.
Sonra suyu dikkatlice incelediler.
Berraktı.
Akıyordu.
Ama yine de hemen içmediler.Feryadi biraz önceki tecrübenin verdiği bilinçle
"Kaynatmadan içmeyelim." dedi.
Haklıydı.
Temiz görünmesi güvenli olduğu anlamına gelmiyordu.
Yine de dönüş yolunda bidonları doldurdular.
Kampa döndüklerinde güneş batmak üzereydi.
Herkes onların getirdiği suyu görünce derin bir nefes aldı.
O gece sırasıyla odunları birbirine sürterek ilk kez küçük bir ateş yakmayı başardılar.
Islak odunlar çok duman çıkarıyordu ama sonunda ince alevler yükseldi.
Ateşin etrafına oturdular.
Kimse şiir okumadı.
Kimse edebiyattan konuşmadı.
Sadece evlerini düşündüler.
Ailelerini...
Çocuklarını...
Ve kendilerini arayacak insanları...
Denizin öte yanında birileri mutlaka onları arıyordu.
Buna inanmak istiyorlardı.
Gece ilerledikçe nöbet tutulmasına karar verildi.
İkişer kişi birer saatlik nöbetler...
Çünkü adada yalnız olup olmadıklarını henüz bilmiyorlardı.
İlk nöbeti iki bacanak Nuri Baş ile Şampiyon aldı.
Diğerleri yorgunluktan kısa sürede uykuya daldı.
Ateşin çıtırtısından başka ses yoktu.
Fakat gecenin ilerleyen saatlerinde, sahilin uzağında karanlığın içinde beliren iki küçük ışık, nöbet tutanların dikkatini çekti.
İkisi de ayağa kalktı.
Işıklar birkaç saniye yerinde kaldı.
Sonra yavaşça kayboldu.
Nuri Hoca bunun yorgun gözlerinin bir oyunu olmasını umuyordu.
Ama Şampiyon da aynı ışıkları görmüştü.
Devam edecek
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 17
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.