
Okulu
bitirip göreve başlayınca ülke gerçeklerini yakından gözleme olanağım oldu.
Debisi oldukça bol bir çayın vadisinin yamaçlarında bir köyde çalışacaktım. Bir
sakattan fazla yürüyerek bir patika yolla varılıyordu çalışacağım köy okula.
Küme küme fındık bahçeleri ve çamların arasına serpiştirilip birbirinden
aralıklı evlerin oluşturduğu köyde geçecekti yaşamımın en güzel gençlik
yılları.
Öğretmen
Okulunu okuduğum güzelim Trabzon’da uygarlığın tüm olanakları vardı. Bir elin
parmaklarından çok sinemalar. Tiyatro, yüksekokullar. Büyük bir halk
kütüphanesi ve şehir stadyumu… Günlük gazetelere ulaşmakta sorun yoktu. Hafta
sonları harçlığımız oldukça sinema en hoşlandığım eğlence mekânımdı. Okulumuzun
zengin kütüphanesi olmasına karşı benim gibi kitapsever arkadaşlarımla halk
kütüphanesine de yararlanırdık.
Köy,
Külebi’nin Köy Öğretmenleri şiirinde betimlediği gibi:
“Yurdumuz uçsuz
bucaksız,
Gökte yıldız kadar köylerimiz var.
Ama uzak, ama harap, ama garipsi…” köylerimizin
tıpa tıp bir örneğiydi. Hani kuş uçmaz kervan geçmez dense yeridir. Ulaşım keçi
yoluyla sağlanıyor. Yükler cefakâr kadınların sırtıyla taşınıyor. Erkekler
gurbetçi. Ancak sonbaharın sonlarında köye dönüyorlar. Okul bir yıl önce
açılmış. İlk görev yapan iki öğretmen başka okullara atama yaptırmışlar.
Benim doğduğum ve ilçemizdeki köylerle
görev yaptığım köyü hiçbir açıdan karşılaştırmak olanaklı olamaz. Örneğim
çocukluk ve ilk gençlik yıllarımı yaşadığım köyümde okul ta 1930 yılında
açılmış. Kırklı, ellili yıllarda kız-erkek köyün bütün çocuklarının okula
devamı sağlanmış. Çalışacağım köyde abartısız kız öğrencilerin okula devamı bir
türlü sağlanamıyordu. Öğretmen Okulu’nda okurken öğreticilerin okula kaydı için
çeşitli yöntemler uygulanır bu yöntemlerden birisi de velileri ikna yöntemiydi.
İkna yöntemi tabiri garibime gitmişti. İkna yönteminin canlı örneğiyle
karşıkarşıyaydım.
Bana göre her anne-baba çocuğunun en azından okuma-yazma,
klasik deyişle hesap yapmasını öğrenmesini ister. Bu bakımdan da çocuklarının
okullu olmasını sağlamak ebeveynlerinin biricik görevi olmalı. Kazın ayağının
öyle olmadığını istemeyerek gördüm.
Derslerden kalan zamanlarımızı köy gençleriyle top oynayarak
geçiriyordum. Gerçi top oynayacak birazcık düz alan bulmakta pek olanaklı
olmuyordu. Kara Dere’nin hemen kıyısında kurulmuş nahiyede ortaokul açıldı.
Ortaokulun Hasan Ali Yücel tercümesi çokça roman vardı. Ortaokulun
kütüphanesinden kitap okuma gereksinimi karşılıyordum. Ve aybaşlarında ilçeye
gittiğimde bolca gazete ve dergi alıp bir zaman bu yayınları okuyordum.
O yıllarda
birinci lige çıkmış olan ilin futbol takımı Trabzonspor büyük takımlara kök
söktürüyor ve şampiyonluğa oynuyordu. Köyün sıkıcı atmosferinden çıkmak adına
nahiyenin memurları ve çevre köylerin öğretmenleriyle bazı hafta sonları bir
minibüse tutup Trabzon’a maçlara gidiyorduk.
İlkbahar geldi. Ligler bitmesi yaklaştı. Fenerbahçe lider
Trabzonspor’dan üç puan önde… O yıllarda galibiyete iki puan veriliyor.
Haftanın maçlarında Fenerbahçe Adana’da, Trabzonspor İzmir deplasmanında. Ben
memleketimdeyim. Mart ayı gelince bir hafta izin alıp eşimi köye götürürdüm.
Eşim anne-babama köy işlerinde yardımcı olurdu.
Köyde maçları radyodan takip ediyorum. Fenerbahçe puan
alamadı, Trabzonspor galip geldi. Arada bir puan kaldı. Haftaya Fenerbahçe
Trabzon’a geliyor. Ve Trabzon kendi sahasında maçı alırsa bir puan farkla lider
olacak.
Maçı kaçırmak olmaz. Cumartesi Trabzon’a döndüm. Pazar günü
maçı izleyip çalıştığım köye dönmeyi planladım. Trabzon’da kaldım. Fenerbahçe kaldığım
otelden hayli uzak bir otelde konaklıyordu. Sabaha kadar fanatik Trabzonspor
taraftarları misafir takımın otelinin önünde davul çaldılar. Benim otelim hayli
uzak olmasına karşın ben de sabaha kadar davul sesi dinledim istemeyerek.
Maç saat 16.00’da oynanacaktı. Stadın yarısının biletleri
Rizeli seyircilere ayrılmıştı. Bilet bulmak hayli sıkıntılıydı. Bu bakından
sabah saat 06.00’da stada vardım. Güzlükle içeri girdim. Ve saat 09.00’da stadın
giriş kapıları kapandı. Ortalama on saat stadta kaldım. Maçı Trabzonspor kazandı.
Ve aynı yıl lig şampiyonu oldu. Futbol adına takım devrim yapmış şampiyonluğu
İstanbul’dan Anadolu’ya taşımıştı.
Futbol severlik güzel lakin benim gibi seyirciler simit
yiyerek, sığıra içerek ortalama on saat maç için zaman ayırmıştık. Maç bittikten
sonra bir iç hesaplaşmaya girdim. Yirmi iki futbolcu spor yapıyor, bolca para
kazanıyor. Edilgen bir durumda maçı izleyen seyircilerin, benim bu işte düz
mantıkla kârım ne!? Kendimi kitap kurdu olarak tanımlarım oysa. Futbolun toplumları
uyutmakla bir afyon görevi yaptığını savunanlardanım. Kendime bu konuda çeki
düzen vermeliyim. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Eylemim yanlıştı.
Derler ya: “"İyi bir boks seyircisi olacağına, kötü bir boksör ol, sahaya in ve dayak ye." Hayatı seyretmek
yerine sahaya in ve savaş.”
İşte bu ilkeyi kendime düstur edindim. Bir daha
statlarda maç izlemedim. Köyde gençlerle bulduğumuz düzlüklerde top oynadık. Ayrıca
okulumuzun bahçesinde bir voleybol sahası yapıp yaşları da hayli büyük
öğrencilerle bol bol voleybol oynadık.
Yazarın
Önceki Yazısı