Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 18.02.2026
"İnsanın dili kalbindekini
tercüme edemediğinde, kalp dilsiz bir mahkûma dönüşür." — Halil Cibran
Henüz
yedi yaşındaydı; hayatın o en soğuk, en gri yüzüyle tanıştığında boyundan büyük
bir kederin altında eziliyordu. Babasının hastane odasındaki o bembeyaz
çarşaflar arasında, her nefeste biraz daha incelen o yaşam bağının kopuşuna
tanıklık etti. Cenaze töreninde, küreklerden dökülen toprağın tabutun üzerine
çarptığı o tok sesi duyduğunda, kalbinin bir parçasının da o karanlık çukura
gömüldüğünü hissetti. Boğazında düğümlenen, yutkunsa geçmeyen, bağırsa çıkmayan
o sert yumrunun ne olduğunu bilmiyordu.
Çevresindeki
yetişkinler birbirine sarılıp hıçkırırken, o bir buz kütlesi gibi donmuştu.
Annesi, gözlerinde fer kalmamış bir halde yanına gelip, "Neden öylece
bakıyorsun, neden bir damla yaş dökmüyorsun?" diye sorduğunda; çocuk,
elinde sımsıkı tuttuğu en sevdiği oyuncak kamyonunu tüm gücüyle duvara
fırlattı. Kamyon parçalandı, plastik tekerlekler odanın köşelerine savruldu. O
an hissettiği şeyin adı "yas" idi; ama o, adını bilmediği bu canavarı
"öfke" sanıyordu.
Yıllar
sonra bir yetişkin olduğunda bile, ne zaman bir veda ile karşılaşsa, ne zaman
ruhu bir terk edilme sızısıyla dolsa, bir şeyleri kırmak, yakıp yıkmak
isteyecekti. Çünkü ruhu, o ilk günün isimsiz sızısına yanlış bir tercüme
yapmıştı. Adı konulmamış her duygu, insanın içinde dilsiz bir hayalet gibi
dolaşır ve en sonunda sahibini yanlış limanlara sığınmaya sürükler.
"Ağlayamayan her çocuk, büyüdüğünde bir yerleri kırmak isteyen bir
yetişkin olur," diyen Alice Miller’a hak vermemek ne mümkün...
İnsanoğlu,
yeryüzüne çıplak ve dilsiz geldiğinde sadece ağlamayı bilir. Sonra kelimeleri
öğreniriz: Ekmeği, suyu, gökyüzünü... Ancak iş iç dünyamıza geldiğinde, çoğumuz
koca bir ömrü "duygu cahili" olarak tamamlarız. Bir edebiyat
dergisinin sayfalarında gezinirken bile aslında yazarın, bizim
adlandıramadığımız o sızıyı kâğıda döküşüne hayran kalırız. Kendi içimizde
konuşamadığımız dili bir başkasının kaleminde bulduğumuzda iyileşmeye başlarız.
İşte
tam bu noktada, modern zamanın şifacıları olan uzmanların(psikolog-psikiyatrist)
bize sundukları en kıymetli katkının, duygularımızın adını öğretmek olduğuna
inanıyorum. Duygunun adını bilmemek, zifiri karanlık bir odada el yordamıyla
keskin bıçaklar tutmaya benzer. Elimiz kanar ama bizi kesen şeyin
"ihanet" mi, "yetersizlik" mi yoksa "yalnızlık"
mı olduğunu seçemeyiz. Bir uzman bize dönüp, "Şu an hissettiğin şeyin adı
öfke değil, hayal kırıklığı," dediğinde üzerimizden koca bir yük kalkar.
Çünkü isimlendirmek, ehlileştirmektir. Adını koyduğumuz her canavar,
belirsizliğin o korkunç gücünü kaybeder; biraz daha küçülür ve bakılabilir,
göğüs gerilebilir bir mesafeye çekilir. "Istırap, bir isim aldığında ve
bir anlam kazandığında ıstırap olmaktan çıkar," derken Viktor
Frankl’ın anlatmak istediği tam olarak buydu.
Eğer
yas tutan bir insan, kalbindeki boşluğa "suçluluk" adını verirse;
ömrünü hiç işlemediği günahların kefaretini ödeyerek, kendini cezalandırarak
geçirir. Oysa o hissin gerçek adı, sadece "sevginin artık gidecek bir
adres bulamamasıdır." Elizabeth Kübler-Ross'un dediği gibi: "Yas,
sevginin artık gidebileceği bir yer kalmadığında hissettiği o derin
çaresizliktir." Duygularımızın adını bilmediğimizde yanlış
anahtarlarla yanlış kapıları zorlarız. Acıyı dindirmek için hırsa sarılır,
korkuyu gizlemek için kibre bürünürüz. Ruhun bu yanlış çevirileri, bizi
özümüzden koparıp kendimize yabancılaştırır.
Bir
insan, içinde yankılanan o derin uğultunun "melankoli" olduğunu
anladığında artık o sese şiirle, müzikle, resimle ya da sadece susarak cevap
verebilir. Ama o uğultuyu "hastalık" sanırsa, onu susturmaya
çalışırken kendi ruhunu da dilsiz bırakır. Bizler, hislerimize doğru isimleri
bahşettiğimiz ölçüde özgürleşiriz. Kelimeler, ruhun haritasındaki fenerlerdir;
onlar yanmadan hangi yöne gideceğimizi, hangi limanda dinleneceğimizi asla
bilemeyiz.
Sigmund
Freud der ki: "Duygular, kelimelere dökülmedikçe birer hayalet gibi
ruhun koridorlarında dolaşır durur." Sonuçta hepimiz, kalbimizin o en
kuytu köşesinde henüz tanışmadığımız, adını koyamadığımız bir sızıyla
bekliyoruz. O sızıyla kavga etmek veya onu halının altına süpürmek yerine, bir
çocuğun elini tutar gibi tutmalı ve sormalıyız: "Senin adın ne?"
İşte o
zaman, o küçük çocuğun elindeki kırık oyuncak kamyonun parçaları yerine oturur.
Böylece gözyaşı bir zayıflık değil, ruhun en berrak lisanı olur. Isak
Dinesen’in dediği gibi: "Bütün acılar, onları bir hikâyeye
dönüştürdüğümüzde ya da onlar hakkında bir hikâye anlattığımızda katlanılabilir
hale gelirler."
Kendimizi
bildiğimiz, kendimizi sevdiğimiz ve her hissin hakkını verdiğimiz bir ömür
dileğiyle...
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ