Müsaadenizle Artık Ben Varım
Beton
yığınlarının gökyüzünü parsellediği, gürültünün sustuğu anların bile gürültülü
olduğu o büyük şehirde, Sibel adında bir kadın yaşıyordu. Sibel’in hayatı,
başkalarının notalarını çaldığı sessiz bir piyano gibiydi. En çok büyükannesi
Ayşe’yi severdi; Ayşe Hanım, şehrin o keşmekeşinde bile kendi masalını yaşatan,
zarafeti ruhuna giymiş bir kadındı. Ayşe Hanım amansız bir hastalığa
yakalandığında, Sibel hastane odasının o soğuk duvarları arasında kendi
nefesinin kesildiğini hissetti. Son gecelerinde Ayşe Hanım, Sibel’in titreyen
ellerini avuçlarının içine aldı, gözlerinin içine o sönmeyen ışığıyla baktı ve
fısıldadı: “Sibel’im, bu şehir seni kendine benzetmesin. Herkesin korosuna
katılma, kendi şarkını söyle. Kendi sesin, senin bu karanlıktaki tek fenerin
olacak.” O gece Ayşe Hanım, torununun kalbine o ağır vasiyeti bırakıp
sonsuzluğa göçtü.
Yıllar
geçti; Sibel şehirde yükselen binalar gibi kendi etrafına duvarlar ördü. İş
arkadaşları, dostları, çevresi için hep "uyumlu" olanı yaptı; kendi
sesini başkalarının gürültüsünde kaybetti. Bir akşam, hayatın anlamsız yükü
omuzlarını iyice çökertmişken, tavan arasındaki o tozlu sandığın başına oturdu.
Sandık, Ayşe Hanımdan kalan son emanetti. Kapağını açtığında burnuna o eski
sabun ve naftalin kokusuyla karışık çocukluğu doldu. Parmakları, sandığın
dibindeki gizli bir bölmeye değdi. Orada, Ayşe Hanımın yıllarca biriktirdiği,
üzerinde sadece Sibel’in adının yazılı olduğu mumla mühürlenmiş zarflar buldu.
Zarfların
her birinde farklı tarihler vardı ve her birinde Ayşe Hanım, Sibel’in o
günlerde henüz fark etmediği sessiz çığlıklarını, yutkunup söyleyemediği
kelimeleri yazmıştı. Son zarfın içinden çıkan mektupta şu satırlar yazılıydı: “Bugün
yine sustun Sibel, ben senin yerine kalbine ağladım. Bu sandığa sadece
anılarımı değil, senin kaybettiğin sesini de koydum. Onu buradan al ve artık
kimse için eksilme.” Sibel o an, yıllardır biriktirdiği o hıçkırığı serbest
bıraktı. Gözyaşları mektubun mürekkebine karışırken, sandığın içinde bulduğu
şey sadece bir kâğıt parçası değil, kendi özgürlüğüydü. Ayşe Hanım, ölürken
bile Sibel’in sustuğu her anı biriktirmiş ve onu kendine geri vermişti.
Yüreğimizin
en kuytu köşelerine sızan, her bir zerresiyle ruhumuzun paslı kapılarını
aralayan bu uyanış; bir itirafın, bir vazgeçişin ve nihayet bir başkaldırının
destanıdır. "Artık Rahatsızım" demek, sadece bir cümle değil; yıllarca
boğazına düğümlenen, nefes alışını kısıtlayan tüm o "biz"lerin,
"olursa"ların, "uygunsa"ların enkazından yükselen tek
kişilik bir devrimdir. Hani vardır ya, ruhunuzda biriktirdiğiniz acılar bir
nehir gibi akar da sonunda bir denize dökülür; işte bu ruh hali o denizin
fırtınası, kabaran dalgalarıdır.
Her
birimiz, hayatımızın bir döneminde başkalarının beklentilerinin incecik ağında
yaşamaya mahkûm edilmişizdir. Kendi sesimizi kısmış, hayallerimizi ertelemiş,
"güçlü kalmayı susmak" sanmışızdır. Ne acı değil mi? Kendi
varlığımızın en saf hâlini, başkalarının gözünde parlayacak bir yıldıza
dönüştürmek uğruna feda etmek. Aynaya her baktığımızda orada gördüğümüz
yabancıyı tanımaya çalışmak… "Kendini bilmek, tüm bilgeliğin
başlangıcıdır," der Aristo. Ama biz, kendimizi bilmek yerine,
başkalarının bizi tanımladığı kalıplara sığmaya çalışırız. "Dünle
beraber gitti, cancağızım, ne varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek
lazım," diyen Mevlânâ gibi, geçmişin o sessiz esaretini dünde bırakıp
yeni bir "ben" inşa etmenin vakti gelmiştir artık.
Bu
kırılma anı, bir gün aynaya bakıp kendimiz için hiç açıkça konuşmadığımızı fark
ettiğimizde başlar. Bu sadece bir fark ediş değil, aynı zamanda bir ruh
depremidir. İçimizde birikmiş tüm o suskunlukların, yutulan kelimelerin, ertelenen
düşlerin bir volkan gibi patlamasıdır. O an, ayna sadece bir yansıma değil,
ruhun çıplak gerçeğini yüze vuran bir şahit olur. Ve o şahitlik, tüm zincirleri
kırmaya yeter. Artık korkmadan, özür dilemeden "ben" diyebilmenin o
sarsıcı hafifliği sarar bedeni.
"Ben"
demek bencillik değil, bilakis en büyük dürüstlüktür. Kendi sesine sahip
çıkmak, herkesin beklentisine göre değil, kendi değerlerine göre yaşamayı
seçmektir. "Hiç kimse, sizi sizden daha iyi bilemez," der
Sokrates. Ancak biz o sesi duymamak için dünyanın gürültüsünü içeri buyur
ederiz. Oysa gerçek yolculuk dışarıya değil, içeriye doğrudur. Yunus Emre’nin o
eşsiz tespitiyle: "Beni bende demen, bende değilim / Bir ben vardır
bende benden içeri." İşte o "içerideki ben"e ulaşmak,
başkalarının çizdiği sınırları yıkmakla mümkündür.
Bu
dönüşümün yolu dikenlidir. Kapılar kapanır, insanlar uzaklaşır, sessizlikler
ağırlaşır. Ama o yalnızlığın içinde ilk kez hafiflediğini hisseder insan.
Herkesi memnun etme çabasından vazgeçtiğimiz o kutsal noktada, kendimizle
karşılaşırız. "Mutluluğa giden tek bir yol vardır, o da irademizin
dışındaki şeylerle ilgili endişelenmeyi bırakmaktır," der Epiktetos.
Başkalarının bizi nasıl gördüğü irademizin dışındadır; bizim irademiz ise kim
olduğumuzda saklıdır.
Artık
kimsenin rahatını bozmamak için kendini bastırmayan, kimsenin huzuru için
kendisiyle savaşmayan bir ruhun uyanışı başlamıştır. Yumuşak hatırlanmak
isteyenlere sertleşmeyen, ama silmeye çalışanların üzerinden geçen bir irade...
Bu bir rica değil, bu bir açıklama da değil; bu bir varoluş mücadelesidir. "Her
insan kendi kaderinin mimarıdır," der Herakleitos. Ve bu kaderi inşa
ederken en sağlam tuğlamız, titreyerek bile olsa söylediğimiz o gerçek
sesimizdir.
İnsan,
kendi benliğinden ödün vererek yaşarsa o yaşam sadece bir gölgeden ibaret
kalır. "Yaşam, bir sahnedir ve herkes kendi rolünü oynar," der
Shakespeare. Ama mesele, o rolü başkalarının yazdığı bir senaryodan okumak
yerine, kendi özgün senaryomuzu yazma cesaretini göstermektir. "Artık
rahatsızım" demek; aslında ruhun o derin uykusundan uyanması, sahte konfor
alanlarını terk etmesi ve kendi gerçekliğine uyanmasıdır. Bu uyanış bedel
ister, ama özgürlük o bedelin her zerresine değer. Ne dersiniz?
Tüm
dünyaya haykıralım hep birlikte lütfen; müsaadenizle, artık "ben"
varım…
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ
- Yorumlar 3
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.