Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 20.02.2026
Eski
denizcilerin anlattığı, dersi içinde saklı bir kıssa vardır: Pazarda yengeç
satan birine rastlayan yolcu, kovalardan birinin üzerinde kapak olmadığını,
diğerinin ise sıkıca kapatıldığını fark eder. Merakla sorar: "Bu kovanın
kapağı neden açık? Yengeçler kaçmaz mı?" Satıcı, tebessümle cevap verir:
"Onlar bu memleketin yengeçleri. İçlerinden biri yukarı tırmanıp
kurtulmaya yeltendiğinde, diğerleri hemen bacağından yakalayıp onu aşağı çeker.
Bu yüzden başlarına bir bekçi dikmeye ya da üzerlerini kapatmaya hacet yoktur;
hiçbirinin dışarı çıkmasına asla izin vermezler. Onlar birbirinin gardiyanıdır
zaten."
Bu kıssa,
aslında toplumsal ruhumuzun en derin yaralarından birini, o kapağa ihtiyaç
duymayan kolektif zindanımızı özetler. Birinin yükselmesini, kendi yerinde
saymışlığının bir delili sayan o amansız haset; sadece bireyi değil, koca bir
memleketin ufkunu daraltır. Bir başkasının aydınlığa kavuşma ihtimali, sepette
kalanlar için umut olması gerekirken, neden bir tehdit olarak algılanır? Neden
kendi karanlığımızı başkasının mumuyla aydınlatmak yerine, o mumu söndürmeyi
bir zafer belleriz? İnsanın, kendi türdeşinin kanat sesinden huzursuz olması,
medeniyet dediğimiz o yüce idealin en ağır yenilgisidir.
Modern dünyanın
"insan insanın kurduydu" dayatması, bizi birbirimize karşı hep
tetikte, hep savunmada bıraktı. Oysa Thomas Hobbes'un o meşhur "Homo
homini lupus" (İnsan insanın kurduydu) sözüne inat, hayatın gerçeği başka
bir yerde gizlidir. Baruch Spinoza’nın o bilgece hatırlattığı gibi: "İnsan
için insandan daha yararlı bir şey yoktur."
Lakin bizler,
bu yararı reddedip birbirimizin ayağına dolanan köstekler olmayı seçtik.
Birinin başarısını alkışlamayı, kendi eksikliğimizi kabul etmek sanıyoruz. Oysa
hakikat bunun tam aksidir: Bir başkasının doğrulmasına omuz vermek, aslında
kendi ruhsal genişliğimizi ilan etmektir. Birinin o sepetten çıkması, geride
kalanlar için bir kaçış yolu, bir emsaldir. Eğer o bacağı aşağı çekmeyi bırakmazsak,
hep beraber o daracık karanlıkta boğulmaya mahkûm kalırız.
Memleket
dediğimiz bu ortak yaşam alanı, ancak bir başkasının tökezlemesinden sızı
duyduğumuzda, birinin vuslatından muştu aldığımızda gerçek bir yurt olur.
İnsan, insanın kurdu olmayı bıraktığında; o kapağı olmayan sepetler kırılır, o
görünmez prangalar çözülür. Birbirimizin başarısını, kendi yolumuzu aydınlatan
bir fener gibi görmeye başladığımızda, o sepetin içindeki rekabet yerini asil
bir dayanışmaya bırakır.
Sitemim, bu
kadim coğrafyanın o samimi mayasını bozan, bizi birbirimize karşı böylesine
acımasız kılan o sığ hırslaradır. Kendi tırmanamadığı duvarda başkasının izini
görmeye tahammül edemeyen ruh, aslında en büyük hapishanesini kendi içine inşa
etmiştir. Oysa hayat, bir başkasının düşüşüyle yükselebileceğimiz kadar küçük
bir sahne değil. Aksine, ancak yanımızdakini yukarı ittiğimizde gerçek bir
irtifa kazanabiliriz.
Sonuçta hepimiz
aynı büyük sepetin, aynı kısıtlı zamanın yolcularıyız. Bir gün o sepetten
dışarı bakma şansımız olduğunda, yanımızdakinin bacağından mı tutmuş olacağız,
yoksa elinden mi? İnsanın insana yurt olması, bir ütopya değil, bir
mecburiyettir. Bu memleketi yaşanır kılacak olan şey, sepetin kapaklarını
kapatmak değil; içindeki o amansız düşmanlığı, asil bir kardeşliğe tahvil
etmektir.
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz Dinç