Yengeç Sepeti


Eski denizcilerin anlattığı, dersi içinde saklı bir kıssa vardır: Pazarda yengeç satan birine rastlayan yolcu, kovalardan birinin üzerinde kapak olmadığını, diğerinin ise sıkıca kapatıldığını fark eder. Merakla sorar: "Bu kovanın kapağı neden açık? Yengeçler kaçmaz mı?" Satıcı, tebessümle cevap verir: "Onlar bu memleketin yengeçleri. İçlerinden biri yukarı tırmanıp kurtulmaya yeltendiğinde, diğerleri hemen bacağından yakalayıp onu aşağı çeker. Bu yüzden başlarına bir bekçi dikmeye ya da üzerlerini kapatmaya hacet yoktur; hiçbirinin dışarı çıkmasına asla izin vermezler. Onlar birbirinin gardiyanıdır zaten."

Bu kıssa, aslında toplumsal ruhumuzun en derin yaralarından birini, o kapağa ihtiyaç duymayan kolektif zindanımızı özetler. Birinin yükselmesini, kendi yerinde saymışlığının bir delili sayan o amansız haset; sadece bireyi değil, koca bir memleketin ufkunu daraltır. Bir başkasının aydınlığa kavuşma ihtimali, sepette kalanlar için umut olması gerekirken, neden bir tehdit olarak algılanır? Neden kendi karanlığımızı başkasının mumuyla aydınlatmak yerine, o mumu söndürmeyi bir zafer belleriz? İnsanın, kendi türdeşinin kanat sesinden huzursuz olması, medeniyet dediğimiz o yüce idealin en ağır yenilgisidir.

Modern dünyanın "insan insanın kurduydu" dayatması, bizi birbirimize karşı hep tetikte, hep savunmada bıraktı. Oysa Thomas Hobbes'un o meşhur "Homo homini lupus" (İnsan insanın kurduydu) sözüne inat, hayatın gerçeği başka bir yerde gizlidir. Baruch Spinoza’nın o bilgece hatırlattığı gibi: "İnsan için insandan daha yararlı bir şey yoktur."

Lakin bizler, bu yararı reddedip birbirimizin ayağına dolanan köstekler olmayı seçtik. Birinin başarısını alkışlamayı, kendi eksikliğimizi kabul etmek sanıyoruz. Oysa hakikat bunun tam aksidir: Bir başkasının doğrulmasına omuz vermek, aslında kendi ruhsal genişliğimizi ilan etmektir. Birinin o sepetten çıkması, geride kalanlar için bir kaçış yolu, bir emsaldir. Eğer o bacağı aşağı çekmeyi bırakmazsak, hep beraber o daracık karanlıkta boğulmaya mahkûm kalırız.

Memleket dediğimiz bu ortak yaşam alanı, ancak bir başkasının tökezlemesinden sızı duyduğumuzda, birinin vuslatından muştu aldığımızda gerçek bir yurt olur. İnsan, insanın kurdu olmayı bıraktığında; o kapağı olmayan sepetler kırılır, o görünmez prangalar çözülür. Birbirimizin başarısını, kendi yolumuzu aydınlatan bir fener gibi görmeye başladığımızda, o sepetin içindeki rekabet yerini asil bir dayanışmaya bırakır.

Sitemim, bu kadim coğrafyanın o samimi mayasını bozan, bizi birbirimize karşı böylesine acımasız kılan o sığ hırslaradır. Kendi tırmanamadığı duvarda başkasının izini görmeye tahammül edemeyen ruh, aslında en büyük hapishanesini kendi içine inşa etmiştir. Oysa hayat, bir başkasının düşüşüyle yükselebileceğimiz kadar küçük bir sahne değil. Aksine, ancak yanımızdakini yukarı ittiğimizde gerçek bir irtifa kazanabiliriz.

Sonuçta hepimiz aynı büyük sepetin, aynı kısıtlı zamanın yolcularıyız. Bir gün o sepetten dışarı bakma şansımız olduğunda, yanımızdakinin bacağından mı tutmuş olacağız, yoksa elinden mi? İnsanın insana yurt olması, bir ütopya değil, bir mecburiyettir. Bu memleketi yaşanır kılacak olan şey, sepetin kapaklarını kapatmak değil; içindeki o amansız düşmanlığı, asil bir kardeşliğe tahvil etmektir.

Aşk ile eyvallah.

Derya Deniz Dinç

 

( Yengeç Sepeti başlıklı yazı Derya Deniz Dinç tarafından 20.02.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu