Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 21.02.2026
Eski zamanlarda, uzak bir memleketin dağ köyünde, ömrünü
taşları yontmaya adamış yorgun bir usta varmış. Elleri nasır
tutmuş, beli bükülmüş ama gözlerindeki çocuksu pırıltıyı hiç kaybetmemiş.
Bir gün çırağı, ustanın yorgunluğuna bakıp sormuş:
"Ustam, bunca keder, bunca yokuş... Her akşam nasıl oluyor da eve sanki
dünyayı fethetmiş gibi gururla dönüyorsun?". Usta, tozlu ellerini dizine vurmuş ve kısık bir sesle
fısıldamış: "Evlat, hayat sana bazen öyle bir oyun oynar ki, kendini bir
anda havada, boşlukta bulursun. Bu anlarda yere nasıl çakılacağını değil,
gökyüzüne en son hangi tekmeyi savuracağını düşünmelisin. Ben kayayı her
kırdığımda, aslında beni yere bağlayan kederin zincirine bir darbe
indiriyorum".
Hayat, bizi hep en hazırlıksız anlarımızda, sırtımız kaleye
dönükken yakalar. Bazen memleketin dar ve tanıdık sokaklarında, bazen şehrin
buz gibi kalabalığında kimsesiz bir çıkmazda buluruz kendimizi. Her şeyin üzerimize geldiği, yerçekiminin ruhumuzu zemine
doğru amansızca çektiği kırılma anlarında aslında iki seçeneğimiz vardır: Ya
düşüşün sertliğiyle un ufak olup tozlanmak ya da düşerken zarafetle bir kavis
çizerek varoluşa bir rövaşata çekmek.
İnsanın kendi hikâyesine rövaşata çekmesi, sadece fiziksel bir
beceri değil; kırılmış bir kalbin, yorgun bir ruhun son direniş hamlesidir. Mekaniktir
hayat; insanı öyle bir savurur ki denge bozulur, ayaklar yerden kesilir.
Havada asılı kalınan saliselik boşlukta, imkânsızı
mümkün kılan kadim irade devreye girer. Yenilgiyi
sessizce kabul etmek yerine, sırtüstü düşeceğini, canının yanacağını bile bile
riski göze alıp verilmiş en vakur cevaptır bu hamle. Çünkü biliriz; bazı vuruşlar sadece skoru değiştirmek için
değil, insan kalmanın ve havada asılı duran onuru korumak için yapılır.
Mecazi anlamda rövaşata, bir "vazgeçmeme" yeminidir. Bir öğretmenin
cehaletin koyu karanlığına inat yaktığı titrek mum, bir kalemin hüzne ve
yalnızlığa rağmen kâğıda bıraktığı samimi, ıslak iz, aslında dünyanın
acımasızlığına karşı sergilenen en asil inceliktir. John Steinbeck’in de dediği gibi: "İnsanın ruhu
yenilmez, sadece bazen dinlenmeye çekilir". Bu sessiz direniş, tam da rövaşata anına benzer. Dünya insanı hırslı bir biçimde yere çalmaya çalışırken,
ruhun derininden gelen yaralı güçle göğe doğru fırlarsınız.
Düşecek olmanın kaçınılmaz korkusu, vuruşun şıklığı ve
cesareti yanında sönük kalır.
Zira bu hayat, sadece dümdüz yollarda güvenle
yürüyenlerin değil; bazen en hüzünlü ve en vakur şekilde düşmeyi göze alanların
hanesine yazılır. Sonunda elbet sırt yere
değer, can yanar, üzerimiz memleket toprağıyla tozlanır. Ama vuruşun havadaki yankısı, bizi uzaktan izleyenlerin
zihninde ve kendi yorgun ruhumuzun kuytularında unutulmaz bir ders olarak asılı
kalır.
Asıl mesele yere hiç düşmemek değil, düşerken bile göğe doğru
soylu bir hamle yapabilmektir.
Hayatın bizden esirgediği paslara, kendi acımızdan ve
emeğimizden yarattığımız derin cevaplarla karşılık vermek, insan olmanın en
bilgece ve en cesur yanıdır.
Aşk ile eyvallah.
Derya
Deniz DİNÇ
Yazarın
Önceki Yazısı