Diplomasız Vicdanlar Kağıttan Aydınlar
Vaktiyle,
ilmin ve irfanın beşiği sanılan o koca şehirlerin birinde, cübbesi kitap tozu
kokan, zihni ezberlenmiş doğrularla dolu mağrur bir bilgin yaşarmış. Yolu bir
gün, haritanın kenarında unutulmuş, kerpiç evli, tezek kokulu bir dağ köyüne
düşmüş. Köyün kahvesinde toplanan ahaliye, gökyüzünün katmanlarından,
yıldızların matematiğinden, uzak diyarların karmaşık felsefelerinden bahsetmeye
başlamış. Kelimeler ağzından döküldükçe köylüler küçülmüş, o büyümüş. Tam o sırada,
kahvenin kırık camının önünde, soğuktan titreyen, kemikleri derisine yapışmış
bir sokak köpeği belirmiş. Bilgin, o karmaşık nazariyelerini anlatmaya öylesine
dalmış ki, camın önündeki o sessiz inlemeyi duymamış bile. Ancak köşede oturan,
ömrünü toprağı sürmekle geçirmiş, elleri nasır tutmuş, belki adını bile zor
yazan ihtiyar bir köylü; bilginin o süslü cümlelerini bir kenara itip ayağa
kalkmış. Sırtındaki yamalı hırkayı çıkarmış, dışarı fırlayıp o titreyen canı
sarmalamış. Cebindeki kurumuş ekmeği ıslatıp hayvana vermiş. Sonra içeri girip,
şaşkınlıkla susan o "büyük" adama dönüp, o unutulmaz dersi vermiş: "Efendi,
sen göklerin hesabını bilirsin de, yerdeki canın sızısını bilmez misin? Senin
aklın arşa değmiş ama gönlün yere inmemiş..."
Bizim memleket gibi, gelişmişlik basamaklarını
tırmanmaya çalışırken ruhunu geride bırakan coğrafyaların en büyük trajedisi
burada başlar. Bizde "aydın" denilince akla hep; duvarları yaldızlı
diplomalarla kaplı ofisler, halkın nasırlı elini sıkmaya çekinen, steril ve ağdalı
bir dille konuşan "seçkin" zümreler gelir. Yabancı diller bilmek,
akademik kariyere ömrünü adamak, bu sıfatın tek şartı sanılır. Oysa bu, şekilci
dünyanın bize dayattığı, içi boş bir kabuktur. Çünkü mesele, kâğıt üzerindeki
bir unvan değil, vicdan terazisindeki bir ağırlıktır. Diplomayla değil, yürekle
kazanılan bir rütbedir.
Gerçek
bir münevver; zihninin ışığını, sadece kendi yolunu aydınlatmak için değil,
toplumun en karanlık, en unutulmuş köşelerine tutmak için kullanır. Dünyanın
neresinde olursa olsun, bir mazlumun ahı göğe yükseldiğinde, o ahı kendi
ciğerinde, ta en derinde duyabilmektir esas olan. Bu ruhsal sarsıntı,
öyle sıradan bir acıma duygusu veya gelip geçici bir merhamet nöbeti değildir;
başkasının yarasını kendi teninde kanarken bulmaktır. Uykuları kaçıran, lokmayı
boğaza dizen, insanı dert sahibi yapan onulmaz bir sızıdır bu.
Bu
bilinç; sınırları, bayrakları, dilleri ve inançları aşarak, hayata sadece
"insan" ve "can" odağından bakabilmeyi gerektirir. Bugün
Filistin'de yaşanan o büyük kıyım, o insanlık dramı karşısında yüreği dağlanan
birini düşünün... Hakiki bir aydın, orada ölenler sırf Müslüman olduğu için
değil; orada etten ve kemikten insanlar, savunmasız çocuklar, çaresiz kadınlar
katledildiği, insanlık onuru ayaklar altına alındığı için gözyaşı döker. Ve
bakın dünyaya; vicdanın dili, dini, ırkı olmadığını bize en güzel
"insan" kalanlar gösteriyor. Başta İspanya olmak üzere, dili bizimle
aynı olmayan, inancı farklı, kültürü bambaşka pek çok ülke ve halk; Filistin’in
o haklı ve acılı çığlığına ses verdi. Onlar, "Bize ne, bizim dinimizden
değiller" demediler. İspanya’nın sokaklarında yürüyen o insanlar,
Gazze’deki bir babanın evladını kucağında taşıdığı o anı hissettiler. İşte
duruş budur; zulmü kimin yaptığına ya da kime yapıldığına bakmadan, doğrudan
zulmün karşısında, mazlumun yanında, dimdik durabilmektir.
Fakat
bu hassasiyet, yalnızca insanla sınırlı kalamaz; zira zulmün ateşi, bir
coğrafyayı yakarken içindeki ağacı da, kurdu kuşu da, dilsiz canları da ayırt
etmeden kavurur. Sokakta aç
kalan bir kedinin bakışındaki o derin hüznü okuyamayan, kesilen bir ağacın
köklerinden koparılırken attığı sessiz çığlığı duyamayan, derelerin kurumasını
kendi damarlarının çekilmesi gibi hissetmeyen birine, isterse dünyanın en büyük
üniversitelerini bitirsin, ne kadar "aydın" denilebilir? O olsa olsa
"okumuş" olur, ama asla "aydınlanmış" olamaz. Zira
aydınlanmak, sadece bilmek değil; bildiğiyle yanmak, o bilgiyle sorumluluk
almaktır.
Toplumsal
açıdan bakıldığında bu sorumluluğu taşıyan kişi, huzursuz insandır. Herkesin
konforlu yalanlara sığındığı yerde gerçeği haykıran, herkesin "bana
ne" deyip başını çevirdiği yerde "bu benim derdim" diyendir.
Toplum için, dünya için neyin daha iyi olacağına kafa yoran, bu uğurda
gerekirse taşlı yollarda yalın ayak yürümeyi göze alandır. Bedel ödemektir bu
yolun sonu. Yeri gelir yalnız kalır, yeri gelir dışlanır, ama asla vicdanından
sürgün edilemez. Jean-Paul Sartre’ın o muazzam tanımı, bu kaderi ne güzel
özetler: "Aydın, kendi işi olmayan şeylere burnunu sokan kimsedir."
Yani başkasının acısına, başkasının hakkına, toplumun kanayan yarasına burnunu
sokan, bunu kendine "dert" edinen kişidir.
Pozitif
ayrımcılığı bir lütuf değil, gecikmiş bir adalet borcu olarak görürler.
Kadınların, çocukların, engelli bireylerin, toplumun ötekileştirilen tüm o
sessiz yığınlarının sesi olmak, omuzlardaki en kutsal yüktür. Bu yükü taşırken;
karşısındakinin ekonomik durumuna, etnik kökenine, siyasi görüşüne kör kalarak,
herkese eşit mesafede durabilmek, tarafsızlığını korurken sadece ve sadece
adaletin tarafını tutabilmek, bıçak sırtı bir dengedir.
Belki
de en önemlisi, bir ilkokul mezununun, bir çobanın, bir emekçinin de o
"ışığı" taşıyabileceği gerçeğini kabul etmektir. Hayatın çemberinden
geçmiş, toprağın bilgeliğini ruhuna katmış, komşusu açken tok yatmayı en büyük
ayıp sayan o güzel insanlar, diplomalı cahillerden bin kat daha ileridedir.
Çünkü bilgelik, kütüphane raflarında değil, hayatın tam ortasında, insanın
insanla kurduğu o sahici bağda, merhamette gizlidir.
Netice
itibarıyla aydın olmak; tüm o parlak unvanlardan soyunup, çırılçıplak bir
"insan" kalabilme mücadelesidir. Çağın getirdiği yozlaşmaya,
bencilliğe, duyarsızlığa karşı inatla merhameti ve adaleti savunmaktır. En
karanlık gecede bile, yüreğindeki o titrek mum alevini rüzgârlara inat
söndürmemek, başkaları yolunu bulsun diye gerekirse kendi eriyip tükenmeyi göze
almaktır. Büyük usta Nazım Hikmet’in dediği gibi: "Sen yanmasan,
ben yanmasam, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?"
İşte
bütün mesele, o zifiri karanlığı bir nebze olsun dağıtmak uğruna yanmayı, kül
olmayı göze alabilmektedir. Gerisi, kâğıt parçalarından ibaret birer
teferruattır.
Aşk ile eyvallah,
Derya Deniz Dinç
- Yorumlar 11
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.