Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Diplomasız Vicdanlar Kağıttan Aydınlar

Diplomasız Vicdanlar Kağıttan Aydınlar


Vaktiyle, ilmin ve irfanın beşiği sanılan o koca şehirlerin birinde, cübbesi kitap tozu kokan, zihni ezberlenmiş doğrularla dolu mağrur bir bilgin yaşarmış. Yolu bir gün, haritanın kenarında unutulmuş, kerpiç evli, tezek kokulu bir dağ köyüne düşmüş. Köyün kahvesinde toplanan ahaliye, gökyüzünün katmanlarından, yıldızların matematiğinden, uzak diyarların karmaşık felsefelerinden bahsetmeye başlamış. Kelimeler ağzından döküldükçe köylüler küçülmüş, o büyümüş. Tam o sırada, kahvenin kırık camının önünde, soğuktan titreyen, kemikleri derisine yapışmış bir sokak köpeği belirmiş. Bilgin, o karmaşık nazariyelerini anlatmaya öylesine dalmış ki, camın önündeki o sessiz inlemeyi duymamış bile. Ancak köşede oturan, ömrünü toprağı sürmekle geçirmiş, elleri nasır tutmuş, belki adını bile zor yazan ihtiyar bir köylü; bilginin o süslü cümlelerini bir kenara itip ayağa kalkmış. Sırtındaki yamalı hırkayı çıkarmış, dışarı fırlayıp o titreyen canı sarmalamış. Cebindeki kurumuş ekmeği ıslatıp hayvana vermiş. Sonra içeri girip, şaşkınlıkla susan o "büyük" adama dönüp, o unutulmaz dersi vermiş: "Efendi, sen göklerin hesabını bilirsin de, yerdeki canın sızısını bilmez misin? Senin aklın arşa değmiş ama gönlün yere inmemiş..."

 Bizim memleket gibi, gelişmişlik basamaklarını tırmanmaya çalışırken ruhunu geride bırakan coğrafyaların en büyük trajedisi burada başlar. Bizde "aydın" denilince akla hep; duvarları yaldızlı diplomalarla kaplı ofisler, halkın nasırlı elini sıkmaya çekinen, steril ve ağdalı bir dille konuşan "seçkin" zümreler gelir. Yabancı diller bilmek, akademik kariyere ömrünü adamak, bu sıfatın tek şartı sanılır. Oysa bu, şekilci dünyanın bize dayattığı, içi boş bir kabuktur. Çünkü mesele, kâğıt üzerindeki bir unvan değil, vicdan terazisindeki bir ağırlıktır. Diplomayla değil, yürekle kazanılan bir rütbedir.

Gerçek bir münevver; zihninin ışığını, sadece kendi yolunu aydınlatmak için değil, toplumun en karanlık, en unutulmuş köşelerine tutmak için kullanır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir mazlumun ahı göğe yükseldiğinde, o ahı kendi ciğerinde, ta en derinde duyabilmektir esas olan. Bu ruhsal sarsıntı, öyle sıradan bir acıma duygusu veya gelip geçici bir merhamet nöbeti değildir; başkasının yarasını kendi teninde kanarken bulmaktır. Uykuları kaçıran, lokmayı boğaza dizen, insanı dert sahibi yapan onulmaz bir sızıdır bu.

Bu bilinç; sınırları, bayrakları, dilleri ve inançları aşarak, hayata sadece "insan" ve "can" odağından bakabilmeyi gerektirir. Bugün Filistin'de yaşanan o büyük kıyım, o insanlık dramı karşısında yüreği dağlanan birini düşünün... Hakiki bir aydın, orada ölenler sırf Müslüman olduğu için değil; orada etten ve kemikten insanlar, savunmasız çocuklar, çaresiz kadınlar katledildiği, insanlık onuru ayaklar altına alındığı için gözyaşı döker. Ve bakın dünyaya; vicdanın dili, dini, ırkı olmadığını bize en güzel "insan" kalanlar gösteriyor. Başta İspanya olmak üzere, dili bizimle aynı olmayan, inancı farklı, kültürü bambaşka pek çok ülke ve halk; Filistin’in o haklı ve acılı çığlığına ses verdi. Onlar, "Bize ne, bizim dinimizden değiller" demediler. İspanya’nın sokaklarında yürüyen o insanlar, Gazze’deki bir babanın evladını kucağında taşıdığı o anı hissettiler. İşte duruş budur; zulmü kimin yaptığına ya da kime yapıldığına bakmadan, doğrudan zulmün karşısında, mazlumun yanında, dimdik durabilmektir.

Fakat bu hassasiyet, yalnızca insanla sınırlı kalamaz; zira zulmün ateşi, bir coğrafyayı yakarken içindeki ağacı da, kurdu kuşu da, dilsiz canları da ayırt etmeden kavurur. Sokakta aç kalan bir kedinin bakışındaki o derin hüznü okuyamayan, kesilen bir ağacın köklerinden koparılırken attığı sessiz çığlığı duyamayan, derelerin kurumasını kendi damarlarının çekilmesi gibi hissetmeyen birine, isterse dünyanın en büyük üniversitelerini bitirsin, ne kadar "aydın" denilebilir? O olsa olsa "okumuş" olur, ama asla "aydınlanmış" olamaz. Zira aydınlanmak, sadece bilmek değil; bildiğiyle yanmak, o bilgiyle sorumluluk almaktır.

Toplumsal açıdan bakıldığında bu sorumluluğu taşıyan kişi, huzursuz insandır. Herkesin konforlu yalanlara sığındığı yerde gerçeği haykıran, herkesin "bana ne" deyip başını çevirdiği yerde "bu benim derdim" diyendir. Toplum için, dünya için neyin daha iyi olacağına kafa yoran, bu uğurda gerekirse taşlı yollarda yalın ayak yürümeyi göze alandır. Bedel ödemektir bu yolun sonu. Yeri gelir yalnız kalır, yeri gelir dışlanır, ama asla vicdanından sürgün edilemez. Jean-Paul Sartre’ın o muazzam tanımı, bu kaderi ne güzel özetler: "Aydın, kendi işi olmayan şeylere burnunu sokan kimsedir." Yani başkasının acısına, başkasının hakkına, toplumun kanayan yarasına burnunu sokan, bunu kendine "dert" edinen kişidir.

Pozitif ayrımcılığı bir lütuf değil, gecikmiş bir adalet borcu olarak görürler. Kadınların, çocukların, engelli bireylerin, toplumun ötekileştirilen tüm o sessiz yığınlarının sesi olmak, omuzlardaki en kutsal yüktür. Bu yükü taşırken; karşısındakinin ekonomik durumuna, etnik kökenine, siyasi görüşüne kör kalarak, herkese eşit mesafede durabilmek, tarafsızlığını korurken sadece ve sadece adaletin tarafını tutabilmek, bıçak sırtı bir dengedir.

Belki de en önemlisi, bir ilkokul mezununun, bir çobanın, bir emekçinin de o "ışığı" taşıyabileceği gerçeğini kabul etmektir. Hayatın çemberinden geçmiş, toprağın bilgeliğini ruhuna katmış, komşusu açken tok yatmayı en büyük ayıp sayan o güzel insanlar, diplomalı cahillerden bin kat daha ileridedir. Çünkü bilgelik, kütüphane raflarında değil, hayatın tam ortasında, insanın insanla kurduğu o sahici bağda, merhamette gizlidir.

Netice itibarıyla aydın olmak; tüm o parlak unvanlardan soyunup, çırılçıplak bir "insan" kalabilme mücadelesidir. Çağın getirdiği yozlaşmaya, bencilliğe, duyarsızlığa karşı inatla merhameti ve adaleti savunmaktır. En karanlık gecede bile, yüreğindeki o titrek mum alevini rüzgârlara inat söndürmemek, başkaları yolunu bulsun diye gerekirse kendi eriyip tükenmeyi göze almaktır. Büyük usta Nazım Hikmet’in dediği gibi: "Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?"

İşte bütün mesele, o zifiri karanlığı bir nebze olsun dağıtmak uğruna yanmayı, kül olmayı göze alabilmektedir. Gerisi, kâğıt parçalarından ibaret birer teferruattır.

Aşk ile eyvallah,

Derya Deniz Dinç

 

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 11
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Diplomasız Vicdanlar Kağıttan Aydınlar

Diplomasız Vicdanlar Kağıttan Aydınlar

D. Deniz Dinç D. Deniz Dinç