Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 28.02.2026
Bir
yolcu, önüne çıkan her kapının kilitli olduğunu sanarak yıllarca aynı sokağın
eşiğinde beklemiş. Bir gün rüzgâr sert esince kapı kendiliğinden aralanmış ve
yolcu görmüş ki; kapıda ne bir kilit var ne de bir sürgü. Meğer mühür kapıda değil,
yolcunun zihnindeymiş. Biz de bazen kendi ellerimizle ördüğümüz duvarların
ardında, birilerinin bizi fark etmesini bekleyerek tüketiyoruz ömrümüzü.
Bazen
gece yarıları, evin içindeki sessizlik bile ağır gelmeye başlar insana. Sanki
bütün yollar birinin kapısına çıkıyor ya da bütün kapılar birinin yüzüne
kapanıyor gibi bir his çöker. Yıllarca, bir başkasının hayatında "olmazsa
olmaz" bir durak, bir sığınak olmak için didinip dururuz. Kendi bahçemizi
kurutmak pahasına, başkasının toprağına can suyu taşırız. Ama gün gelir;
mecburi istikamet sandığımız yolun aslında sadece bir alışkanlık olduğunu, o
vazgeçilmezlik duygusunun ise ruhumuza taktığımız ağır bir pranga olduğunu fark
ederiz. İnsanın kendine dönüp "Ben kimsenin mecburi istikameti değilim"
demesi, bir isyan değil, bir şifadır aslında.
İnsan,
bir başkasının hayatında her sabah geçilmesi zorunlu olan yorucu bir yokuş, bir
tabela değildir. Eğer birisi seni sadece gitmek zorunda olduğu için seçiyorsa,
orada ne sevginin sıcaklığı kalmıştır ne de meltem rüzgârı eser. Kendimizi bir
başkasının kuytu çizgisine iliştirilmiş bir mecburiyet gibi
hissettiğimizde, aslında varlığımızın biricik rengini de yitiririz. Özgürlüğün yalnızca
zincirlerden kurtulmak olmadığını, asıl sıkıntının kendi yolunu çizebilme cesareti
olduğunu anlarız. Çünkü Jean-Paul Sartre’ın vurguladığı gibi aslında insan
özgürlüğe mahkûmdur; yani omuzlarındaki bu ağır seçme yüküyle, ne kimsenin
rotasına mühürlenmiş bir gölgedir ne de birilerinin hayatında sadece bir
boşluğu dolduran parçadır.
Kimse
bizim çıkmaz sokağımız değildir. Bir duvarın önünde, taşların dile gelmesini
bekleyerek ömür tüketmenin ne büyük bir vebal olduğunu insan yaş aldıkça, toy
yanlarını törpüledikçe anlıyor. Sevmek, birini hapsetmek ya da birinin
dünyasında kaybolmak demek değildir. Bir çıkmaz sokağın sonunda hıçkıra hıçkıra
ağlamak yerine, sokağın bittiği yerden gökyüzüne bakabilmek; asıl mesele
burada. Çünkü yol biter ama gökyüzü bitmez. Biz dar sokaklarda,
"çıkmaz" tabelalarının altında kendi nefesimizi tüketirken, hayat
memleketin uçsuz bucaksız ovaları gibi önümüzde uzanıp gidiyor aslında. Kapılar
mühürlü değil kardeşim; biz sadece mühürlerin zihnimizde olduğunu sanıyoruz.
Kendi
değerini, bir başkasının sana olan ihtiyacı üzerinden ölçmeye başladığında
kaybolursun. "Ben olmazsam ne yapar?" sorusu, çoğu zaman şefkatten
değil, kendi vazgeçilmezlik arzumuzdan, gizli kibrimizden doğar. Oysa herkes
kendi deruni yolculuğunun yolcusudur. Ne biz birilerinin her gün geçmek
zorunda olduğu yorgun menziliz, ne de bir başkası bizim dönüp dolaşıp
çarptığımız kör duvar. İnsan bazen sadece kendisi için yola çıkmalı.
Birilerinin hayatında figüran değil, kendi hikâyesinin başrolü olmalı. Ruhun,
başkasının haritasında işaretlenmiş bir nokta olmaktan kurtulup kendi
coğrafyasını keşfetmesi, dünyanın en sessiz ama en görkemli devrimidir.
Vedalar
bile bazen bir özgürlük beyanıdır aslında. "Sen benim çıkmaz sokağım
değilsin" diyebilmek, "Ben hâlâ yoldayım ve hâlâ hayata
yürüyorum" demenin bir başka yoludur. Omuzlarımızdaki ağır mecburiyet
yüklerini bıraktığımız an, gökyüzünün ne kadar geniş olduğunu ilk kez fark
ederiz. Bir çıkmaz sokağa ömür adamak yerine, sokağın bittiği yerden yeni bir
ufka bakabilmek; işte asıl bilgelik burada. Kendi yolunda, kendi gerçeğiyle ve
her şeye rağmen dimdik yürüyebilenlere, kendi kapısını mühürsüz bırakanlara
selam olsun.
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ