
Vaktiyle
bir dervişe sormuşlar: "Huzur nedir?" Derviş
tebessüm etmiş: "Huzur; geçmişin pişmanlığıyla, geleceğin kaygısı arasında
boğulmadan, anın emanet olduğunu fark etmektir. Zira heybesinde sadece keşkeler
taşıyan yaşlanır, dersler taşıyan ise yaş alır".
Ben
ömrümde hep korkmaktan korktum. Parasızlıktan,
kaybetmekten, gitmekten ya da kalmaktan hiç korkmadım. Ama ben yalnızca Alzheimer hastası olmaktan korkuyorum.
Çünkü ben ölürken beni ben yapan ve tek bir anından
dahi pişman olmadığım anılarımı, sevdiklerimi, yaşadıklarımı hatırlayarak
gitmek istiyorum.
İlkokulda Kemalettin Tuğcu’nun ağlatan hikâyeleriyle başladım
yolculuğuma. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’nu okuyunca öğretmen olmaya karar
verdim. Sefiller’i okuduğumda ise hayatım
değişti; artık eski Deniz olmayacaktım. Merhametin
acımak değil, acıtmamak olduğunu anlamam için çok uzun zaman geçmesi gerekti.
Memur olduğum için sürekli tayinlerle boğuşurken, ev
taşırken en büyük derdim hep kitaplarım oldu. Eşyam
pek yoktu ama o kitapları kolilemek, taşımak başlı başına bir çileydi. Yine de 35 yaşıma geldiğimde 3500’den fazla kitap barındıran
o kütüphane benim tek hazinemdi.
Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi:
"Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden
biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?"
On beşli yaşlarımdayken bir yakınımızın dayısı evlenecekti;
kendisi 38, evleneceği kadın 37 yaşındaydı. Sanki kafese bir yabancı konmuş
gibi dehşetle izliyorduk gelini. 37 yaşında
birisi nasıl olur da gelin olabilirdi? Çok
yaşlı değil miydi evlenmek için? Kapalı
kültürümüz bize bunu dayatmıştı, öylesini doğru sanıyorduk. Oysa şimdi 37 yaş ne kadar genç… Parkta el ele tutuşan orta yaşlı insanlara eskiden
tebessümle karışık bir acımayla bakardım. Şimdi
o yaşlardayım ve kimsenin bana acımasına izin vermem.
Toplum ne der diye nelerden vazgeçiyoruz hiç düşündünüz mü? Aslında biz
bunlardan değil, kendimizden vazgeçiyoruz. Hayatın provası yok. "Ben bunu beğenmedim, yeniden yaşayacağım" deme
hakkımız olsa idi; kim bilir ne harika yaşamlar yaşardık. Zira edinilmiş tecrübeler, kazanılmış galibiyetlerdir.
Ve ben yaş almaktan korkmuyorum artık. Yaş aldıkça
tecrübelerim artıyor. Yüzümdeki kırışıklar, saçlarımdaki beyazlar, gözlerimdeki
yorgunluk yaşadığım hayatın eseridir. Yaşamıştım
dediğim mazim, unuttum dediğim bildiklerim, yapamam dediğim cesaretim, gidemem
dediğim yolum, dökemem dediğim gözyaşım, unutamam dediğim anılarım, silemem
dediğim tecrübelerim var. İşte tam da bu
sebeplerle bu hayat benim ve gönlümce yaşama hakkı da sadece bana ait.
Oscar Wilde'ın dediği gibi:
"Yaşlanmak bir tercih değil, bir zorunluluktur; ama büyümek bir
tercihtir".
Ben büyümeyi, her yaşta yeniden çiçek açmayı seçiyorum. Kâğıttan
zaferlerin komutanı edası ile salınırken diğerleri, ben kubbede hoş bir seda
için yaşıyorum. Şimdi aynadaki bu tanıdık yüze
bakarken; sadece bir yaşın değil, binlerce anın ve dersin toplamı olduğumu
görüyorum. Unutmanın karanlığından korksam da,
bugün hatırladığım her anın ışığında vakur adımlarla yürüyorum. Eksilen zaman değil, artan bir "ben"miş meğer
olgunluk dediğimiz o makam. Çünkü biliyorum ki;
insan, sadece hayallerinden vazgeçtiği gün gerçekten yaşlanıyor.
Aşk ile
eyvallah…
Derya
Deniz DİNÇ
Yazarın
Önceki Yazısı