Küfe Azadı


Vaktiyle bilgeliğiyle tanınan bir derviş, heybesine sürekli ağır taşlar doldurup şehirden şehre yürüyen bir gençle karşılaşmış. Gencin yüzü kederden simsiyah, beli bükülmüş, nefesi daralıyormuş. Derviş sormuş: "Evlat, bu küfedeki taşlar da neyin nesi? Neden kendine bu eziyeti edersin?".

Genç, öfkeyle cevap vermiş: "Bu taşların her biri bana yapılan bir haksızlığı, canımı yakan bir yalanı, kalbimi kıran bir dostu temsil ediyor. Onları asla unutmamak için sırtımda taşıyorum.".

Derviş acı bir tebessümle gencin omzuna dokunmuş: "Bak evlat, sen o taşları sırtında taşıyarak onlara ceza verdiğini sanıyorsun ama asıl cezayı kendi bedenine çektiriyorsun. Taşıdığın her taş senin yolunu uzatıyor, dizlerini titretiyor, gözündeki feri söndürüyor. Oysa küfeyi yere bırakmak, taşların sahiplerine 'yaptığın doğruydu' demek değildir; 'ben artık bu yükün hamalı olmayacağım' demektir. Affetmek, küfeyi uçurumdan aşağı bırakıp kendi yoluna dik bir sırtla devam etmektir.".

İşte hayat, çoğumuz için o gencin sırtındaki küfeden farksız. Yıllar geçiyor, bizler kırgınlıklarımızı, uğradığımız haksızlıkları ve içimizde biriktirdiğimiz keskin "neden?" sorularını birer mermer blok gibi ruhumuza yüklüyoruz. Sanıyoruz ki affetmezsek karşımızdaki cezalandırılacak, sanıyoruz ki öfkemizi diri tutarsak canımızı yakanların canı yanacak.

Mevlana’nın eşsiz çağrısı burada yankılanır kulaklarımızda: "Kusur bulmak için bakma, bir kusur örteceksen gece gibi ol.". Ama biz gece olmak yerine, o kusuru her gün güneşin altına çıkarıp yeniden seyrediyoruz. Oysa şunu anlamak ne kadar uzun sürdü: Affetmek, karşımızdakine gidip "Sen haklıydın, bana yaptıkların doğruydu" diyerek ona bir haklılık payesi vermek değildir. Affetmek, aynanın karşısına geçip kendimize; "Seni bu ağır yükten, bu zehirli duygudan, uykularını kaçıran sızıdan azat ediyorum" demektir.

Tolstoy’un sarsıcı tespitiyle; "İntikamların en korkuncu unutmaktır.". Çünkü biz birini unutamadığımızda, ona zihnimizde yer vermeye devam ederiz. Onu hatırladığımız her an, aslında affedemediğimiz kişiyi ruhumuzda yaşatırız. En büyük intikam, kişiyi ve yaptıklarını hafızanın dipsiz kuyularına bırakıp, kendi yolumuza o hiç yokmuş gibi devam edebilmektir.

Buda’nın sarsıcı uyarısını unutuyoruz: "Öfkeyi tutmak, zehri kendin içip başkasının ölmesini beklemek gibidir.". Biz zehri yudum yudum içiyoruz da, saçlarımızdaki her beyazda, gözlerimizdeki her yorgun damlada zehrin izi kalıyor.

Artık sırtımdaki küfeyi, ağır taşları yavaşça yere bırakıyorum. Kimseye "haklısın" demiyorum belki ama "senin bana verdiğin acının beni daha fazla yönetmesine izin vermiyorum" diyorum. Oscar Wilde’ın dediği gibi: "Düşmanlarınızı her zaman affedin, hiçbir şey onların canını bu kadar sıkamaz.". Ama ben onların canını sıkmak için değil, kendi ruhumun masmavi gökyüzüne yeniden kanat çırpabilmesi için bırakıyorum bu öfkeyi.

Şimdi derin bir nefes alıyorum. Sırtımdaki görünmez kambur hafifliyor. Çünkü hayat, bu ağır yüklerle yürünemeyecek kadar kısa ve tek bir anı bile kinle kirletilemeyecek kadar kutsal.

    Sizce de öyle değil mi?

 

Aşk ile eyvallah...

Derya Deniz DİNÇ

 

 

 

 

 

 

Aşk ile eyvallah...

Derya Deniz DİNÇ

 

( Küfe Azadı başlıklı yazı D. Deniz Dinç tarafından 5.03.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu