Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 5.03.2026
Vaktiyle bilgeliğiyle tanınan bir derviş, heybesine sürekli
ağır taşlar doldurup şehirden şehre yürüyen bir gençle karşılaşmış. Gencin yüzü
kederden simsiyah, beli bükülmüş, nefesi daralıyormuş. Derviş sormuş:
"Evlat, bu küfedeki taşlar da neyin nesi? Neden kendine bu eziyeti
edersin?".
Genç, öfkeyle cevap vermiş: "Bu taşların her biri bana
yapılan bir haksızlığı, canımı yakan bir yalanı, kalbimi kıran bir dostu temsil
ediyor. Onları asla unutmamak için sırtımda taşıyorum.".
Derviş acı bir tebessümle gencin omzuna dokunmuş: "Bak
evlat, sen o taşları sırtında taşıyarak onlara ceza verdiğini sanıyorsun ama
asıl cezayı kendi bedenine çektiriyorsun. Taşıdığın her taş senin yolunu
uzatıyor, dizlerini titretiyor, gözündeki feri söndürüyor. Oysa küfeyi yere
bırakmak, taşların sahiplerine 'yaptığın doğruydu' demek değildir; 'ben artık
bu yükün hamalı olmayacağım' demektir. Affetmek, küfeyi uçurumdan aşağı bırakıp
kendi yoluna dik bir sırtla devam etmektir.".
İşte hayat, çoğumuz için o gencin sırtındaki küfeden farksız. Yıllar geçiyor,
bizler kırgınlıklarımızı, uğradığımız haksızlıkları ve içimizde biriktirdiğimiz
keskin "neden?" sorularını birer mermer blok gibi ruhumuza
yüklüyoruz. Sanıyoruz ki affetmezsek karşımızdaki cezalandırılacak,
sanıyoruz ki öfkemizi diri tutarsak canımızı yakanların canı yanacak.
Mevlana’nın eşsiz çağrısı burada yankılanır kulaklarımızda:
"Kusur bulmak için bakma, bir kusur örteceksen gece gibi ol.". Ama biz gece olmak
yerine, o kusuru her gün güneşin altına çıkarıp yeniden seyrediyoruz. Oysa şunu anlamak
ne kadar uzun sürdü: Affetmek, karşımızdakine gidip "Sen haklıydın, bana
yaptıkların doğruydu" diyerek ona bir haklılık payesi vermek değildir. Affetmek, aynanın karşısına geçip
kendimize; "Seni bu ağır yükten, bu zehirli
duygudan, uykularını kaçıran sızıdan azat ediyorum" demektir.
Tolstoy’un
sarsıcı tespitiyle; "İntikamların en korkuncu
unutmaktır.". Çünkü biz birini
unutamadığımızda, ona zihnimizde yer vermeye devam ederiz. Onu hatırladığımız her an, aslında affedemediğimiz kişiyi
ruhumuzda yaşatırız. En büyük intikam, kişiyi
ve yaptıklarını hafızanın dipsiz kuyularına bırakıp, kendi yolumuza o
hiç yokmuş gibi devam edebilmektir.
Buda’nın sarsıcı uyarısını unutuyoruz: "Öfkeyi tutmak,
zehri kendin içip başkasının ölmesini beklemek gibidir.". Biz zehri yudum
yudum içiyoruz da, saçlarımızdaki her beyazda, gözlerimizdeki her yorgun
damlada zehrin izi kalıyor.
Artık sırtımdaki küfeyi, ağır taşları yavaşça yere
bırakıyorum. Kimseye "haklısın" demiyorum belki ama "senin
bana verdiğin acının beni daha fazla yönetmesine izin vermiyorum" diyorum.
Oscar
Wilde’ın dediği gibi: "Düşmanlarınızı her zaman affedin, hiçbir şey
onların canını bu kadar sıkamaz.". Ama ben onların canını sıkmak için değil,
kendi ruhumun masmavi gökyüzüne yeniden kanat çırpabilmesi için bırakıyorum bu
öfkeyi.
Şimdi derin bir nefes alıyorum. Sırtımdaki
görünmez kambur hafifliyor. Çünkü hayat, bu ağır yüklerle yürünemeyecek
kadar kısa ve tek bir anı bile kinle kirletilemeyecek kadar kutsal.
Sizce de
öyle değil mi?
Aşk ile
eyvallah...
Derya Deniz DİNÇ
Aşk ile eyvallah...
Derya Deniz DİNÇ