
Bereketli buğday tarlalarının arasında, düzeni bozan inatçı köke ayrık otu
derler. Çiftçiler için o, tarlanın pürüzsüz disiplinini sarsan, başakların
arasına sızmış bir davetsiz misafirdir. Toprağın derinlerine öyle bir
kenetlenir ki, onu sadece yüzeyden koparmak yetmez; kökünden söküp atmak, yok
etmek gerekir. Çünkü ayrık otu, bulunduğu yerin rengine bürünmez, kendi
yeşilini dayatır. Kalabalığın içinde kendi benzersiz kimliğini koruma
inatçılığı, onu tarlanın temizlenmesi gereken ilk hedefi haline getirir.
Hız ve haz üzerine kurulu bu yenidünya düzeni, derinliği olan her şeyi bir
kenara itiyor. Dijitalleşme, insan ilişkilerini birer tıklama mesafesine
indirgerken, eğitimden sanata, siyasetten günlük nezakete kadar her alanda
nitelik yerini gürültülü bir niceliğe bıraktı. Siyasetin kutuplaşmış
mahalleleri arasında, sade vatandaş ferasetiyle durmaya çalışanlar için artık
yer yok. Felsefi düzlemde bu, bir varoluş sancısıdır. Daha iyisini, daha
sahicisini ve daha insani olanı görmüş kuşaklar için bugünün dünyası, yabancı
bir dilin konuşulduğu ıssız ve hoyrat bir ada gibi sanki. Değişim, her zaman
gelişim demek değildir; bazen sadece daha teknolojik bir yozlaşmadır.
Bu yüzyılın çeyreğinde kendi ellerimizle ördüğümüz yalnızlık, aslında bir
savunma mekanizmasıdır. İnsanlar artık sınır çizme hakkını bir günah, bir ayıp
gibi pazarlamaya çalışıyor. Birine "dur" dediğinizde, "burası
benim özel alanım" dediğinizde, karşı taraf sizi suçlu hissettirerek kendine
alan açma kurnazlığına girişiyor. Kararlı duruşumuz, onların aynasında yüksek
ego olarak yankılanıyor. Oysa ferasetten o kadar uzaklar ki; onların ego dediği
şeyin bizim özsaygımız, bizim haysiyet kalemiz olduğunu göremiyorlar.
Kendi reddedilişlerini hazmedemeyenlerin, topu hemen karşı tarafa atıp bizi
sorunlu ilan ederek vicdanlarını rahatlatma çabasına şahit oluyoruz. Kontrolü
kaybettiklerini anladıkları anda, son sözü ben söyledim diyerek kurmaya
çalıştıkları sahte üstünlük, aslında ne kadar aciz olduklarının kanıtıdır. En
klasik manevi baskı araçlarını kullanarak, durumu asgari müşterek ve nezaket
zemininden çıkarıp bizi borçlu veya vicdanen rahatsız bir konuma itmeye
çalışmaları, bu çağın en büyük nezaketsizliğidir.
Artık herkesin geçilmesi imkânsız duvarlarla çevrili bir mahallesi var. O
mahallenin kurallarına biat etmeyen herkes, anında bir ayrık otu muamelesi
görüyor. Yunus Emre’nin "Yaradılanı hoş gördük, Yaradandan ötürü"
düsturu, artık sadece tozlu kitap raflarında kalan, edebiyatseverlerin bildiği
ruhsuz bir deyimden ibaret. Kimse kimseyi olduğu gibi kabul etmiyor; herkes
birbirini kendi sığ kalıbına dökmek istiyor.
Gemisini kurtaran her kaptanın manifesto yazdığı bu çağda, kaptanın gemiyi
limana nasıl sağ salim getireceği konusunda cümle âlem söz sahibi kesiliyor.
Ama ne hikmetse, gemi fırtınaya yakalanıp batmaya başladığında, parmaklar tek
bir kişiyi, kaptanı suçlu ilan ediyor. Başarı herkesin, başarısızlık ise sadece
dik duranın sırtına yükleniyor.
İnsanlar anlamıyor: Nezaket ve naiflik bu yüzyılda bir zayıflık değil, en
sert, en devrimci direniş biçimidir. Kabalığın prim yaptığı bir düzende, bir
kuştan özür dileyecek kadar ince kalabilmek, gerçek bir meydan okumadır. Kabalığın
ve kötülüğün güç sanıldığı (ve sayıldığı) bir devirde, herkesle konuşmak, her
dertleşene inanmak, her kalabalığa güvenmek zorunda mıyız? Hayır. Biz bu
dünyanın gürültüsünde kendi sessizliğimizi seçtik. Eğer dik duruşumuzun bedeli
yalnızlıksa, o yalnızlığın tacını başımızda taşımaya razıyız. Çünkü biliyoruz
ki; bu sahte kalabalıkların arasında kaybolmaktansa, kendi gerçeğimizle bir
başımıza kalmak en büyük onurdur.
Fakat biliyorum ki, ayrık otlarının her zaman kafasının koparılması
kaçınılmazdır. Çünkü insanlar ne istediğini bilenlerden değil, en çok neyi
istemediğini bilenlerden korkup ürkerler. Hayır diyebilen, sınır çizen ve
tarladaki tek tip başaklara benzemeyi reddeden köklü irade, tarlanın düzenini
sarsar. Bizim "hayır"larımız onların konforunu bozar. Varsın
koparsınlar kafamızı; kökümüz toprağın derin ve kimsenin ulaşamadığı
hakikatindedir.
Bırakın onlar ego desin, biz haysiyet diyelim, bırakın onlar ne büyük
protesto desin, biz özgürlük direnişi diyelim. Ben konuşamadığım için yazıyorum
ve her cümlemde ayrık otunun inatçı, yalnız ama özgür ruhunu iliklerime kadar
hissediyorum. Evet, ben bir ayrık otuyum. O halde varsın kökümüz hakikatte,
başımız dik olsun.
Aşk ile eyvallah.
D.Deniz DİNÇ