Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 10.03.2026
Eski zamanlarda, bir nehrin kıyısında gün boyu oltasını suya
bırakıp hiç balık tutamayan bir derviş yaşarmış. Onu her gün eli
boş dönerken gören bir genç, merakla yanına yaklaşıp sormuş: "Pirim, her
gün buradasın ama kovan hep boş. Neden hala bekliyorsun? Bu kadar sabır boşa
değil mi?". Derviş, gülümsemiş ve şöyle
demiş: "Evlat, ben balık tutmak için değil, nehrin sesini duymak için
buradayım. Balık gelirse rızıktır, gelmezse kısmet. Beklemek, sadece sona
ulaşmak değildir; beklemek, yolun tozunu yutarken ruhunu terbiye
etmektir.".
Biz modern zamanın insanları, beklemeyi bir kayıp, bir yenilgi
sanıyoruz. Dijital bir kuşatmanın altında, dikkatimizi saniyelerle
ölçer olduk. Ekranlar arasında savrulurken, bir
cümlenin sonunu getirecek nefesimiz, bir dostun derdini sonuna kadar dinleyecek
takatimiz kalmadı. Bu hız çağı, dikkatimizi
parça parça edip ruhumuzu sabırsızlığın hırçın kollarına bıraktı. Artık her şey bir tık mesafesinde olsun istiyoruz; iyileşmek
de, sevmek de, var olmak da... Oysa hızın
olduğu yerde derinlik kayboluyor; sonra da yüzeyde kalmanın sığ sancısını
yaşamak sanıyoruz.
Zamanın eskiye göre daha çabuk geçtiğini hissetmemiz ise asla
bir tesadüf değil. Hayatımıza giren sonsuz veri akışı, zihnimizin zaman
algısını birer anlık kareye dönüştürdü. Eskiden bir mektubu beklerken
geçen yedi günün bir ağırlığı, bir kokusu, bir rengi vardı; çünkü o bekleyişin içinde bir emek gizliydi. Şimdi ise her şey anlık olduğu için, zihnimiz o anları
derinlikli bir katmana kaydedemiyor. Hatıralar birikmedikçe,
zaman elimizden bir kum tanesi gibi süzülüp gidiyor. Anları hakkıyla yaşayamadığımız için ömür, sanki
hızlandırılmış bir film şeridi gibi önümüzden akıp geçiyor.
İşte ‘zaman ne kadar çabuk geçiyor’un altındaki gerçek budur. Asıl sır
buradadır: Beklemeyi unuttuğumuz için, zamanın bizi terk etmesine engel
olamıyoruz. Şehirlerin devasa gürültüsü içinde
görüyorum ki; beklemek bir eylemsizlik hali değildir. Aksine, en yoğun deruni yolculuktur. İnsan beklerken aslında en çok kendisiyle karşılaşır.
O mektubun gelmediği, o telefonun çalmadığı saatlerde,
dijital dünyanın sahte kalabalığından sıyrılıp gönül dünyamızın sessiz
gurbetiyle yüzleşiriz. Toyluğumuz o anlarda
neden hemen olmuyor diye bağırırken, bilge yanımız fısıldar: Her şey vaktini
bekler.
Alman şair ve düşünür Rainer Maria Rilke’nin de dediği gibi:
"Sabırlı olmalı insan; henüz cevaplanmamış olan sorulara, kapalı duran
odalara bakar gibi bakmalı.".
Bizler kapıları kırmaya çalışırken, kapıların sadece
doğru anahtarla ve doğru zamanda açılacağını unutuyoruz. Memleketin sakin akşamlarında, bir kahve buğusunda ya da bir
dostun dilsiz bakışında saklıdır bu sır. Sabır,
bizi biz yapan ince sızıyı muhafaza etmektir. Teslimiyet
ise o sızının, bizi iyileştirecek olan hakikatin ta kendisi olduğunu anlamaktır.
Hayatın hızına inat durup beklemeyi seçenler, aslında hayatı
en derinden yaşayanlardır.
Çünkü onlar, sonucun değil, sürecin içindeki kutsal
dokunuşu hissetmişlerdir. Beklemenin asaleti,
sonucun belirsizliğine rağmen yolda kalabilme cesaretidir. Zamanın kıyısında beklemek, bir çaresizlik değil; evrenin
muazzam dengesine duyulan sonsuz bir güvendir. Biz
o bekleyişin içinde demlendikçe, ruhumuzun tozları savrulur ve geriye sadece
saf, duru hakikat kalır.
Belki de hayat, biz menzile varmaya çalışırken değil; menzilin
eşiğinde, rüzgârın sesini dinleyerek beklediğimiz uçsuz buçaksız boşlukta
saklıdır. Sadece çayı
demlemeyelim, zamanı da demlemeyi öğrenelim. Ne dersiniz?
Aşk
ile eyvallah.
Derya
Deniz DİNÇ