
Okulun
koridorlarında yankılanan çocuk sesleri, Fatma Nur Öğretmen için artık bir neşe
kaynağı değil, yaklaşmakta olan fırtınanın uğultusuydu. Sınıfın kapısında durup
titreyen elleriyle tebeşir tozlu önlüğünü düzeltirken, aslında bir zırh
kuşanmaya çalıştığını hissediyordu. İçeride, en arka sırada oturan bir çocuk
vardı; gözleri nefretle bilenmiş, sessizliği ise her an saplanmaya hazır bir
bıçak kadar keskindi. Ders boyunca o bakışların bir gölge gibi sırtında
gezindiğini hissediyor, tebeşiri tutan parmaklarındaki titremeyi öğrencilerinden
saklamaya çalışıyordu.
Öğretmenler
odasına girdiğinde nefes nefeseydi; ciğerlerine dolan bayat çay ve kâğıt kokusu
bile ona dar geliyordu. Meslektaşı, bardağını masaya bırakırken endişeyle
sordu:
— Yine mi o çocuk?
Genç kadın,
masanın üzerinde duran, her satırı bir imdat çığlığı olan disiplin kurulu
dilekçesine baktı. Sesi, bastıramadığı bir korkuyla titriyordu:
— Kaçıncı kez yazdım bu dilekçeyi
bilmiyorum. "Bu çocukta bir karanlık var, bir gün can yakacak" dedim
ama her seferinde "öğrencidir, kazanmak lazım" dediler. Kimse benim
canımı, evladımın geleceğini kazanmayı düşünmüyor.
Zihninde
hep aynı sahne, bir taş plak gibi dönüp duruyordu: Okul müdürünün odasında
geçen son konuşma. Müdür, koltuğuna yaslanıp ilgisiz tavrıyla konuşmuştu:
— Hocam, öğrenciyi kurula verdik ama babası
İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne şikâyet etti,
biraz idare etsek?
Fatma
Nur Öğretmen, nezaketin bittiği yerde masaya vurmuştu elini:
— Benim can güvenliğim hangi şikâyetin altında
kalıyor müdür bey? Bu çocuk beni tehdit ediyor, anlamıyor musunuz?
Ama
duvarlar sağırdı; şikâyet, bir insanın hayatından daha ağır basmıştı. Akşam eve
dönerken adımları geri geri gidiyordu, sanki her adımda o uğursuz zile biraz
daha yaklaşıyordu. Evin kapısını açtığında, on yaşındaki oğlu karşıladı onu.
Çocuk, annesinin elindeki kurşun gibi ağır çantayı almaya çalıştı:
— Anne, bugün yine çok yorgun görünüyorsun.
Genç
anne oğluna sarıldı; onun masum, süt kokan tenini içine çekti. Deruni bir
sızıyla fısıldadı:
— Biraz yorgunum sadece annem, okulda işler
biraz karışık.
O gece
sofrada sadece kaşık sesleri ve yutkunurken boğazına dizilen hıçkırıklar vardı.
Oğlu, hayallerine sığınarak sordu:
— Anne, yarın beni parka götürecek
misin?
Genç kadının gözleri doldu, boğazı
düğümlendi:
— Gideceğiz oğlum. Bütün bu gürültü bitsin,
okulun zili son kez çalsın, gideceğiz.
Ertesi
sabah, uğursuz zil çaldığında Fatma Nur Öğretmen sınıftaydı. Kapı aniden, bir fırtınayla
açılır gibi açıldı. Kazanılması gereken öğrenci, elinde kinle ve barutla girmişti
içeriye. Sınıf bir anda buz kesti, nefesler tutuldu. Genç kadın, sadece birkaç
saniye bakabildi o karanlık, dipsiz gözlere:
— Yapma evladım.
Ama
Fatma Nur Öğretmen’in cılız sesi, kınından çıkan bıçağın soğuk, ölümcül parıltısı
yanında hiçe sayıldı. Yere yığılırken, tebeşir tozları kanla karışıp zemine
yayılırken aklında sadece oğluna verdiği park sözü vardı. Okulun sağır
duvarları, bir öğretmenin, bir annenin son nefesini büyük bir kayıtsızlıkla
yuttu.
Cenaze
günü Ihlamurkuyu’da sanki gökyüzü yere inmiş, bütün şehir yas tutuyordu. Kadın
meslektaşları, omuzlarında taşıdıkları tabutun ağırlığını değil, sahipsiz
bırakılmış bir hayatın ağır vebalini taşıyorlardı. Tabutun en önünde, annesinin
park sözünü bekleyen küçük çocuk duruyordu. Gözleri yaşlı değil, büyük bir
hayretle doluydu; neden bunca insan şimdi gelip annesini alkışlarla
uğurluyordu? Yaşlı bir adam çocuğun omzuna dokunup:
— Annen çok iyi bir öğretmendi
dediğinde, çocuk bir yetişkinin bilgeliğiyle baktı adama:
— Öğretmendi ama kimse onu korumadı. Herkes
"öğrenci" dedi, "şikayet" dedi ama annemin uykuları
kaçarken kimse yoktu.
Mezarlığın
başında biriken kalabalık dağılırken, Fatma Nur Öğretmen’in sahipsiz
dilekçeleri okul koridorlarında savruluyordu. Bir öğretmen, bir anne, bir
kadın; sistemin "idare edelim" dediği canavarın kurbanı olmuştu.
Toprak atılırken duyulan sadece bir kürek sesi değil, adaletin de gömülme
sesiydi.
Genç
kadın artık yoktu; ama küçük çocuğun hafızasında, annesinin yarım kalan park
sözü ve okulun koridorlarında asılı kalan o son, acı çığlık bir ömür boyu
yankılanacaktı.
Aşk ile eyvallah…
Derya Deniz DİNÇ
(Bazen bazı acıları tarif
edemeyiz; kelimelerin bittiği derin boşlukta sadece insanlığımızla kalakalırız.
Hiç tanımadığımız birinin gidişine, aynı
mahalleden olmasak da sızlayabiliyorsa içimiz, hala insan kalabilme
mücadelesini kaybetmemişiz demektir. Meslektaşım
ışıklar içinde uyusun.)