Dünya Gurbetinde Bir Yerli


Eskiler anlatır; kuş uçmaz kervan geçmez bir bozkırın ortasında, heybesinde sadece aynalar ve bir avuç toprak taşıyan bir yolcu varmış. Vardığı her kapıda, ona "Nerelisin?" diye sorduklarında, önce gökyüzünü işaret eder, sonra avucundaki toprağı gösterip fısıldarmış: "Buralıyım ama buralı değilim. Hem ev sahibiyim hem de kapıdaki ebedi bir yabancı..." Yolcu aslında hepimizin bildik kadim sızısını dillendiriyormuş: Bu dünya gurbetinde, kendi evimize bile yerleşememiş birer yerli olduğumuzu.

İnsan, ilk nefesiyle birlikte aslında ana vatanından, o çocukluğun hilesiz coğrafyasından sürgün edilmiştir. Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi, "İnsanın ana vatanı çocukluğudur." Bizler o topraklardan bir kez kovulunca, ömrümüz boyunca sığınacak bir gölge, başımızı yaslayacak dürüst bir omuz arar dururuz. Elimizde valizimiz; içinde kırgınlıklar, yarım kalmış cümleler ve söylenmemiş özürlerle istasyonlarda bekleriz. Gelmeyecek trenlerin is kokusu sindiğinde üzerimize, anlarız ki mültecilik bir sınırdan geçmek değil, bir gönüle girememektir.

Asıl sızımız da burada başlar: Modern zaman, bizlere daha büyük evler, daha hızlı cihazlar vadetti ama bir kalbin içine yerleşme huzurunu elimizden aldı. Herkes birbirine vitrinini sunuyor, kimse depodaki o kırık dökük anıları göstermek istemiyor. Maskeli balolarda "iyiyim" paketlerine sarılmış yalanlar tüketiyoruz. Oysa en büyük sevgi sözcüğü "Benim yanımda mutsuz olmaya hakkın var" diyebilmek değil miydi? Yaralarını birer şeref madalyası gibi taşımayan, o yaradan sızan hakikati görmeyen insan; ne kadar mülkü olursa olsun bu dünyada köksüzdür.

Jean-Paul Sartre’ın hatırlattığı gibi; "İnsan özgürlüğe mahkûmdur" ve bu özgürlük aslında en ağır gurbettir. Seçmediğimiz her yol, yerleşmediğimiz her yürek bizi biraz daha dışarıda bırakır. Şehirler devasa makineler gibi bizi yutarken, biz hâlâ bir kahvenin buğusunda ya da bir dostun dilsiz bakışında kaybettiğimiz memleket kokusunu arıyoruz. Bir öğretmenin cehalete karşı yaktığı titrek mum ya da bir ustanın dokuduğu kilimin köşesindeki gizli ilmek... İşte bunlar, bizim bu gurbetteki tek "yerli"lik nişanelerimizdir.

Şimdi durup sormak gerek: İnsan gerçekten insanın yurdu olamaz mı? Bir isme, bir hikâyeye, bir ruhun dürüstlüğüne yorulmadan yerleşmek bu kadar mı imkânsız? Keşke birbirimizin bacağını aşağı çeken yengeçler olmak yerine, birbirimize kök salabileceğimiz verimli toprak olabilseydik. Çünkü biliyorum ki; bu dünya yerleşmek için değil, geçerken birbirimizin elinden tutmak içindir.

Yol biter, kalem susar, raylar soğur. Bu dünya gurbetinde, asıl marifet heybendeki ağır taşları uçurumdan aşağı bırakıp, kendi masmavi gökyüzüne kanat çırpabilmektir. Birbirimize rastlamış olmanın vakur şerefiyle, bu sızılı merhabayı kalbimize mühürleyip yürümeye devam etmeliyiz. Belki bir gün, gerçekten insanın insana yurt olduğu topraklarda buluşuruz.

Aşk ile eyvallah.

Derya Deniz DİNÇ

 

( Dünya Gurbetinde Bir Yerli başlıklı yazı D. Deniz Dinç tarafından 2.03.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu