Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 2.03.2026
Eskiler
anlatır; kuş uçmaz kervan geçmez bir bozkırın ortasında, heybesinde sadece
aynalar ve bir avuç toprak taşıyan bir yolcu varmış. Vardığı her kapıda, ona
"Nerelisin?" diye sorduklarında, önce gökyüzünü işaret eder, sonra avucundaki
toprağı gösterip fısıldarmış: "Buralıyım ama buralı değilim. Hem ev
sahibiyim hem de kapıdaki ebedi bir yabancı..." Yolcu aslında hepimizin
bildik kadim sızısını dillendiriyormuş: Bu dünya gurbetinde, kendi evimize bile
yerleşememiş birer yerli olduğumuzu.
İnsan, ilk
nefesiyle birlikte aslında ana vatanından, o çocukluğun hilesiz coğrafyasından
sürgün edilmiştir. Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi, "İnsanın ana vatanı
çocukluğudur." Bizler o topraklardan bir kez kovulunca, ömrümüz boyunca
sığınacak bir gölge, başımızı yaslayacak dürüst bir omuz arar dururuz. Elimizde
valizimiz; içinde kırgınlıklar, yarım kalmış cümleler ve söylenmemiş özürlerle
istasyonlarda bekleriz. Gelmeyecek trenlerin is kokusu sindiğinde üzerimize,
anlarız ki mültecilik bir sınırdan geçmek değil, bir gönüle girememektir.
Asıl sızımız da
burada başlar: Modern zaman, bizlere daha büyük evler, daha hızlı cihazlar
vadetti ama bir kalbin içine yerleşme huzurunu elimizden aldı. Herkes birbirine
vitrinini sunuyor, kimse depodaki o kırık dökük anıları göstermek istemiyor.
Maskeli balolarda "iyiyim" paketlerine sarılmış yalanlar tüketiyoruz.
Oysa en büyük sevgi sözcüğü "Benim yanımda mutsuz olmaya hakkın var"
diyebilmek değil miydi? Yaralarını birer şeref madalyası gibi taşımayan, o
yaradan sızan hakikati görmeyen insan; ne kadar mülkü olursa olsun bu dünyada
köksüzdür.
Jean-Paul
Sartre’ın hatırlattığı gibi; "İnsan özgürlüğe mahkûmdur" ve bu
özgürlük aslında en ağır gurbettir. Seçmediğimiz her yol, yerleşmediğimiz her
yürek bizi biraz daha dışarıda bırakır. Şehirler devasa makineler gibi bizi
yutarken, biz hâlâ bir kahvenin buğusunda ya da bir dostun dilsiz bakışında kaybettiğimiz
memleket kokusunu arıyoruz. Bir öğretmenin cehalete karşı yaktığı titrek mum ya
da bir ustanın dokuduğu kilimin köşesindeki gizli ilmek... İşte bunlar, bizim
bu gurbetteki tek "yerli"lik nişanelerimizdir.
Şimdi durup
sormak gerek: İnsan gerçekten insanın yurdu olamaz mı? Bir isme, bir hikâyeye,
bir ruhun dürüstlüğüne yorulmadan yerleşmek bu kadar mı imkânsız? Keşke
birbirimizin bacağını aşağı çeken yengeçler olmak yerine, birbirimize kök
salabileceğimiz verimli toprak olabilseydik. Çünkü biliyorum ki; bu dünya
yerleşmek için değil, geçerken birbirimizin elinden tutmak içindir.
Yol biter,
kalem susar, raylar soğur. Bu dünya gurbetinde, asıl marifet heybendeki ağır
taşları uçurumdan aşağı bırakıp, kendi masmavi gökyüzüne kanat çırpabilmektir. Birbirimize
rastlamış olmanın vakur şerefiyle, bu sızılı merhabayı kalbimize mühürleyip yürümeye
devam etmeliyiz. Belki bir gün, gerçekten insanın insana yurt olduğu
topraklarda buluşuruz.
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ