Faramarz-abdollahpur ile yol sohbetimiz sırasında telefonum çaldı, arayan
Sami üstat olunca eyvah dedim bir mazereti mi var acaba, inşallah geliyordur.
-Yahu Fikret biliyorsun geçen hafta beni denize soktun, çok fena üşütmüşüm,burnum falan akar durur, hani diyorum ben bu hafta gelmesem, bakarsın insanlar da tedirgin olur.
-Bir şey olmaz üstadım, maske takarsın, eğer çok rahatsız değilsen çık gel.
-Bilmiyorum ki karar veremedim.
Eve geldiğimizde Rüya kızımız çoktan gelmiş, Nevin ablasına yardım etmeye başlamıştı bile.
-Hoş geldin Rüya kızım, başka gelen yok mu?
-Ne güzel bir kızımız oldu bak Nevin herkesten önce o gelmiş.
-Merak etme az sonra o da gelir, sağ olsun, annesi rahatsız olmasına rağmen bizi kırmayıp geliyor.
-Efendim
-Yani
diyorum ki; Bencileyin bir nota: hem gam
dolu hem de rüya ah Rüya’da gelmiş, merhaba Rüya
-Merhaba Yıldız abla, sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
-Ben de tatlım, benimki; Bir hazan bir de hüznün öyküsü Öykündüğümse ölümcül bir güdü gidenlerin
ardından yazmaya doyamadığım kadar da ölümü ön sözü doğum sancısı olsa
ne ki öykümü.
-Anladım ablam, eh tekrar hoş geldin.
Az sonra Yıldız Gülüm, Rüya ve Nevin ile hemen kaynaşıverdi, arada bir
hüzünleniyor, annesinin hastalığını ve onu şimdiden merak ettiğini anlatıyor,
arada yine göz yaşlarını tutamıyordu.
Hava bu hafta sonu da güzeldi o nedenle ben Nevin’e yapılacak bir şey olup
olmadığını sorduktan sonra Azeri dostumla birlikte balkonda oturup Sami hoca ve
diğerlerini beklemeye başladım.
Yarım saat geçti geçmedi, Ahmet Zeytinci’nin arabasıyla duvar kenarına
yanaştığını gördüm, heyecanla yerimden kalktım, onu Ankara’da birkaç defa
ziyaret ettiğim için çok yakından tanıyordum, artık baba mesleği olan Kundura
imalatı işini bırakıp kendini emekli ettiği için rahatlıkla davetimize icabet
etti. İnşallah mızıkasına da getirmiştir diye düşündüm.
-Sevgili Zeytinci sanki kalbimi
okumuştu.
Önce bir merhaba dedi, sonra elinde ki
küçük çantayı duvarın üzerine bırakarak,cebinden mızıkasını çıkarıp çalmaya
başladı.
An-ka-ra-nın ta-şı-na-bak, göz-le-ri-min ya-şı-na bak….
Yaz mevsimi sona erdiği için sitemizde
sadece birkaç komşu kalmıştı,herkes ilgiyle onu dinlemeye başladı, bu arada
bizim evde ki hanımlarda balkona çıktı.
Hoca bu güzel marşın arkasından bir
güzel de şarkı çaldıktan sonra, genç bir delikanlı edasıyla duvardan atlayarak
yanımıza geldi.
O sırada evimizde hiç de yabancı olmayan
komşu İlçemiz Söke’den İshak hoca (Mihman) göründü. Mihman bahçeye girmeden
önce bir müddet kendi yaptığı dış cephe kaplama, mantolamayı şöyle bir dikkatle
inceledi.
-Hepiniz hoş geldiniz, buranın dış
cephesini ve evin içinde ki alçı ve boyaları ben yaptım, nasıl beğendiniz mi.?
Onun bu samimiyeti ve konuşması
gülüşmelere yol açtıysa da, Mihman devam etti; Nevin abla inşallah kurufasulye
yapmışsındır, senin kurufasulyenin tadını unutamadım.
-Gel İshak hoca, gel, keşke Ertuğrul’u
da getirseydin, çocuk bizleri çok sevmişti. Hazır her şey hele bir toplansın tüm
arkadaşlar.
Ben havanın biraz serinlediğini görerek
tam içeri girmeyi teklif edecektim ki, yolda duran bir arabadan inen birisinin arandığını
gördüm.
-Bakın bu gelen de muhtemelen bizden
biri kim acaba? Ah elinde bağlaması var, bu olsa olsa Kırşehirli Ali hoca, Ali
Gorgan olmalı, bakın bakın maşallah, maşallah Demir hoca da geldi, onu
Kıbrıs’dan tanıyorum, hem de İstanbul’dan.
Az sonra Ankara’dan Halit Durucan ve Fethiye’den
Sami hoca da gelince sayı tamamlandı.
Hep beraber içeri geçtik, Sami hoca maske
takmıştı, ama sürekli hapşırıyor, burnunu çekiyor, ya da burnunu siliyordu.
Yıldız Gülüm maske isteyince ona da bir maske verdik. Benim hastalanmamam lazım
Allah korusun anneme geçmesin deyince ona hak verdik.
Milli yemeğimiz Kuru fasulye ve pilav,
yanında Nevin’in elleriyle yaptığı, çeşit çeşit turşularla birlikte yemeğin
açılışını yaptık, ardından etli kuru dolmalar gelince Sami hoca dayanamadı ve ;
-Yahu ben her hafta gelme işinden caysam
mı ne yapsam, baksanıza böyle giderse kilo alacağız.
-Yok hoca yok, denize gireriz, yürüyüş
yaparız, olmadı kültür fizik yapıp kilo almanı engelleriz.
-Ben
bir daha denize falan girmem, görüyorsun halimi?
-Ha ha ha birde sana ihtiyar deyince
kızıyorsun, bak ben çelik gibiyim.
O arada Ahmet hoca yemeğini bitirdi ve
yine mızıkasını çıkardı, onun çaldığı melodilerin arkasından Ali hocam
bağlamasını alarak Neşet Ertaş’dan birkaç Kırşehir türküsü çalıp söyledi, en
çok Nevin olmak üzere, bizler de eşlik etmeye çalıştık.
Faramaz’ın sessiz sedasız durduğunu
görünce hadi bakalım hocam sıra sende bir türkü de senden dinleyelim dedim.
-Bilebilirem ben de türkü söylerem
-Ne güzel o zaman seni dinliyoruz.
-Belki biraz utanıram, Zəhmət
olmasa, sizde benimle deyərdiniz
-Beraber söyleyelim diyorsun, tamam sen başla biz sana eşlik
ederiz.
Ve Faramarz yanık sesi ile başladı;
Misafirler
hep birlikte bu türküye eşlik etti, hepsinin en başta da Rüya ile Yıldız
Gülümün gözünün içi gülüyordu. Gülüm duygularını heyecanla dile getirdi ;
- Bir duygu ihlalidir yaşanmışlığın değil
ihtimallerin körüklediği yaşama sevinci ve de renklerin istilası kaynakçası aşk
solda saklı beyazın g/izi. Mavidendir rütbesi göğün ve kordan
her bir bulut ve huzurun adresi burası, ne çok mutlu oldum.
O arada Ali hocam bağlama ile yeni türkülere geçerken, Ahmet Zeytinci’de
ustaca mızıka ile ona eşlik etti.
Ziyadesiyle memnun olan Demir hocamızla radyoculuktan tanışıklığımız olduğu
için, benim teklifimle güzel yorumuyla birkaç şiir dinledik. Eski formundan
hiçbir şey kaybetmemişti, şiirleri okurken adeta yaşıyor ve buğulu sesiyle
yüreğimizde iz bırakıyordu.
Ardından, Mihman ve Halit hoca birer şiir okudular, Mihman şiir okurken bir
taraftan da meslek icabı duvardaki alçıyı ve boyayı süzüyordu.
Halit hoca ise defalarca aramızda olmaktan duyduğu hazı ve mutluğu dile
getirdi.
Rüya kızımıza gelince kıpır, kıpırdı, sürekle bir şeyler yapıyor, evin kızı
gibi davranıyordu. Sohbete girince de o yaşta öyle bir birikimle konuşuyordu
ki, nasıl yazdıkları öykülere inanamadıysam, konuşmasına da inanamıyordum.
-Fikret amca, şey amca diyecektim değil mi, bir daha sefere Demirci’yi de
çağıralım olur mu?
-Olur tabi, zaten biliyorsun yarın sabah kahvaltısında önümüzde ki haftanın
listesini yapacağız. Unutturma Demirciyi ilave edelim.
Mihman bunu duyunca atıldı;
-Demir işi varsa ben yaparım, elimden inşaatla ilgili her iş gelir, malum
benimki de baba mesleği
-Yok İshak hocam bu Demirci bildiğin Demirci değil, bizim Edebiyat evinden
hani şu hobilerin nelerdir sorusuna hobilerimi terk ettim, yazdıklarımla
yaptıklarım ters düşerse fobi oluşuyor bende diyen İstanbul’u şair yazar…Aynı
zamanda onun da çok güzel bir sesi ve yorumu var, şiirleri çok güzel okuyor.
“Bir Yar dedim” deyişi var, insanın tüyleri diken diken oluyor.
-Anladım Fikret hocam, ben de çok güzel “Yar” derim.
-Yahu ben de derim de, onun ki bir başka, istersen dinleyelim son şiirinde
ki seslendirmesini.
Rüya bunu duyunca hemen telefonundan Demirci’nin sayfasını açıp,
dinleyelim, dinleyelim diye bir çığlık attı. Eh tabi ki hep beraber beğeni ile
dinledik. Artık saat bir hayli geç olmuştu, yine geçen hafta olduğu gibi
erkekler dördüncü kata, hanımlarsa üçüncü kata çıkarak odalarına çekildiler.
Sanıyorum gecenin üçü falandı, aşağıdan salondan gelen bir sesle uyandım,
öncelikle erkek arkadaşların yataklarına baktım. Herkes yerindeydi, ama
Faramarz yoktu, her halde yukarı getirdiği suyu bitirdi, su içmeye indi diye
düşündüm, ama yine de emin olmak için aşağıya doğru indim, bir de ne göreyim
bizim Azeri dostumuz dış kapıyı açmaya çalışıyor.
Hayırdır hocam nereye bu saatte diye selendim, ama beni duymadı bile,
tekrar tekrar kapıyı zorluyordu. Gözleri açıktı ama sabit ve boş bakıyordu.
Kapıyı açamayınca döndü ve buzdolabının kapağını açtı, beni ne görüyor, ne de
duyuyordu,
Anladım ki bizim Azeri dost, uyur gezer.O sırada gürültüleri duyan diğer
erkek arkadaşlar da merdivenin başında göründü. Elimle susun işareti yaptım ve
bende kenara çekilerek Faramarz’ı izlemeye başladım.
Faramarz dolaptan iki tane zeytin alıp yedi ve elinde boş bir bardakla
tekrar yavaşça merdivenlere doğru yöneldi. Birinci kattan ikinci kata çıkarken
heyecanla peşindeydim.
İkinci kata gelince tekrar arkasına döndü, sanki göz göze gelmiş gibiydik,
ama o beni görmüyordu, yukarıdan fısıltıyla Demir hocanın uyur gezer bu
dediğini duydum. O sırada bir şangırtı
koptu ve Allah diye bir çığlık duyuldu. Halit hocanın korkuyla koşarak aşağıya
doğru indiğini gördüm.
Devam edecek